Amerika Zamanın Ruhunu Yakalarken

Amerika Zamanın Ruhunu Yakalarken

Son yıllarda, gri alanların giderek kaybolduğu, insanların birbirini etiketler üzerinden tanımladığı, uzlaşmanın neredeyse imkânsız hale geldiği Amerikan siyasetinin ve toplumunun geldiği son nokta başkanlık seçim sonuçları ve ardından ortaya çıkan resim üzerinden analiz edilebilir. Ön seçimlerden başlayarak düzen dışı olarak tarif edilen adayların da yarışa dâhil olmalarıyla hareketlenen süreç, Hillary Clinton ile son derece tartışmalı bir başkan adayı olan Donald Trump arasında geçti.

Sansasyonel demeçler, skandallar ve son olarak gerçekleşen üç başkanlık tartışmasıyla şekillenen sürecin sonucu son ana kadar belirsizliğini korudu. Hemen herkesin tahmininin aksine Donald Trump popüler oyların çoğunluğunu Hillary Clinton’ın almasına rağmen “seçiciler kurulu” sistemi sayesinde %57,6 gibi düşük sayılabilecek bir katılım oranıyla ABD’nin 45. başkanı seçildi.

Seçim öncesi esas tartışma partilerin kendi içindeydi. Düzen dışından isimlerin aday olmaları sonucunda zaten kendi içine dönen Demokrat Parti’de ve Cumhuriyetç Parti’de adayların kesinleşmesinden sonra dahi partilerin geleceğine dönük tartışmalar ve analizler seçim gününe kadar devam etti.

Elbette, ABD’de seçimlere katılım oranının genel itibariyle düşük olmasının farklı sebepleri olsa da bu seçimde öne çıkan en önemli sebep her iki adayın da tarafların gözünde “makbul” olarak görülmemesidir. Trump, anormaliteyi normalleştiren ve farklı grupları dışlayıcı söylemiyle hem Amerikan toplumunda hem de uluslararası kamuoyunda tepki toplamıştı. Hillary Clinton ise Bill Clinton’ın, kendi partisinden olan başkan Obama’nın ve kendi kariyerinin tüm “eksi yanlarını” omuzlayarak seçimlere girdi. Hillary Clinton’ın omzundaki bu yüklerin farkında olan, özellikle Washington, D.C. çevresinde Hillary’ye ve Beyaz Saray’a yakınlığı ile bilinen isimlerle konuştuğunuzda anketlerin gösterdiğinin aksine Trump’ın son dakikaya kadar şansının olduğu ve bu kesimlerin bir “rehavete” kapılmadığı da görülüyordu. Kısacası Beyaz Saray’a yakın çevrelerde tedirginliğin son ana kadar sürdüğü söylenebilir.

Seçim sonrasında bir tarafta çok büyük mutluluk ve coşku, öbür tarafta ise büyük bir şok, derin bir üzüntü ve hayal kırıklığı söz konusu. Siyasetin kutuplaştığı, ırkçılıktan vergiye, çevre politikalarından dış politikaya pek çok alanda ciddi görüş farklarının taban bulduğu bir ortamda başkanlık seçiminin sonuçlarının kayda değer tartışmalara sebep olması şaşırtıcı olmadı.

Sonuçlar ABD içinde ve dışında pek çok insanın “şoktayız” şeklindeki yorumlarıyla tarihe geçti. Elbette bu şokun yaşanmasının sebepleri arasında, yapılan anketlerde Clinton’ın seçimleri önde götürüyor olması önemliydi. Ancak son günlerde Kolombiya’da barış referandumunun reddini ve Brexit’i yaşayan uluslararası toplum, Trump’ın seçilebileceği ihtimalinden de içten içe korkuyordu. “Amerika’nın Brexit’i mi geliyor?” benzeri yorumlar ana akım medyada yer almasa da pek çok farklı kesim tarafından dile getiriliyordu.

Seçimin hemen ertesi günü başta New York, Washington, D.C., Chicago, Boston ve Portland olmak üzere pek çok şehirde protesto gösterisi ve yürüyüşü organize edildi; binlerce kişi “benim başkanım değil” yazılı dövizlerle sokağa indi. Müslümanlar, siyahlar, LGBTİ bireyler, göçmenler, kadınlar gibi Trump’ın oldukça tartışmalı sözlerine maruz kalmış kesimlerde büyük bir hoşnutsuzluk ve seçim sonuçlarını kabullenememe eğilimi ortaya çıktı. Dünya çapında da tıpkı Obama’nın seçilmesinin olumlu yönde değişimin ve umudun bir habercisi olarak algılanıp memnuniyet yarattığı gibi, Trump’ın seçilmesi de olumsuz gidişatın ve karamsarlığın diğer bir göstergesi olarak değerlendirildi.

Seçimle birlikte daha önceden de tartışma konusu olan teknik unsurlar yeniden gündeme geldi. Bilhassa “seçiciler kurulu” gibi tartışmalı unsurlar, iki partili sisteme mahkumiyet, buna ek olarak pek çok ülkede gündemde olan kırsal oyun kentsel oya göre avantajlı olması gibi konular yeniden tartışılmaya başladı. Bilhassa 2000 yılında George W. Bush’un seçimi kıl payı farkla kazanmasından sonra alevlenen “seçiciler kurulu” tartışmaları 2016 yılında Trump’ın kendisinden daha fazla oy alan Hillary Clinton’ı devirmesi sonrası yeniden ön sayfalarda kendisine yer buldu. Örneğin Demokrat Parti’nin başkan aday adayı Bernie Sanders seçim sonrası yaptığı açıklamada mevcut sistemin ciddi bir şekilde tartışılması gerektiğini savundu. Özetle, Amerikan siyasal sistemine dair süregelen tartışmalar kamuoyunu bir süre daha meşgul edecek gibi görünüyor.

Trump’ın nasıl bir başkan olacağı şu aşamada net olarak öngörülememektedir. Toplumun büyük bir kesiminin belirsizlikten doğan büyük bir kaygı ve endişe hissettiği görülmektedir. Trump, kampanyası süresince son derece sıra dışı demeçler vererek gündemde kalmaya devam etmiştir. Ancak, Beyaz Saray’da dümenin başına geçmenin rakiplerine yönelik suçlamalar yöneltmekten son derece farklı olduğunun Trump da dâhil olmak üzere herkes farkında. Çeşitli çıkmazları olmakla birlikte ABD günümüzde başkanlık sisteminin en iyi uygulandığı örnek olarak bilinmektedir. Denge denetleme mekanizmasının, bağımsız yargının ve güçlü bir sivil toplumun şekillendirdiği bu siyasi sistem liderin “her istediğini herkese rağmen yapabilecek” bir aktör olmasına izin vermemektedir. Keza iç ve dış politikada pek çok konuda sonuca etki eden son derece çeşitli pek çok faktör söz konusu olduğu için, Trump’ın bu konularda kampanya sürecindeki iddialı demeçlerinin aksine daha mutedil, gerçekçi ve uzlaşma aramaya dayalı bir siyaset izlemesi muhtemel.

Trump’a yönelik tepkiler ilk aşamada daha ziyade sosyal/kültürel alana ilişkin gerçekleşeceği öngörülen katı muhafazakâr bir dönüşüme ilişkin oldu. Örneğin hangi alanlarda Trump yönetiminin nereye kadar gideceği henüz kestirilemediği için, seçim sonuçlarının belli olmasının hemen akabinde kadınları, sağlık sigortası kapsamından çıkarılması muhtemel olan doğum kontrol yöntemlerini uygulamaya davet eden çeşitli hareketler ortaya çıktı. Bazı kesimler ise seçimin hemen ardından önümüzdeki Senato ve Eyalet seviyesindeki diğer seçimlerde Cumhuriyetçi bloğa karşı güçlü olmak amacıyla derhal örgütlenme çağrıları yaptı. Trump karşısında birbirine zıtmış gibi görünen gruplar, örneğin Müslümanlar ve Yahudi gençler bir araya gelerek Trump’ın başkan seçilmesini protesto etti. Buna ek olarak, diğer bir gösteride ise Trump’ın yemin ederek göreve başlayacağı tarihin hemen ardından kendisinin ayrımcı sözlerine maruz kalan pek çok kadın Washington, D.C.’de toplanarak Trump’a karşı dayanışma içinde olduklarını tüm dünyaya gösterecekler.

Dış politikada Trump’ın tercihleri şimdilik bir muamma olarak görülüyor. Dış politika konusunu kime emanet edeceği ve bu konuda sorumluluk vereceği isimler medyada az çok şekillense de şimdiden bir “Trump Doktrini’nden” bahsetmek doğru olmayacaktır. IŞİD konusuna seçim tartışmalarında çok fazla değinmiş olmakla birlikte Trump’ın henüz retoriğin ötesinde bir planının olmadığı anlaşılıyor. İran konusunda özellikle yaptırımların tekrardan gündeme gelmesi, İran ile varılan nükleer anlaşmanın tekrardan tartışmaya açılacağı; Rusya ile Esad’ın kalması konusunda uzlaşmaya varılabileceği yönündeki yorumlar Amerikan medyasında çokça yer alsa da bu konularda yeni başkanın politikalarının ne olacağı konusunda şu an için kesin bir yargıya varılamamaktadır.

Son yıllarda Amerikan kamuoyunda ABD dış politikasının normatif söylemden kaçınması gerektiğini ileri süren görüş destekçi bulmaktadır. Bu görüşe göre Amerika ulusal çıkarları konusunda işbirliği yapabileceği ülkelerle stratejik ve kısa vadede olumlu sonuç alabileceği politikalar üzerinden ilişkilerini geliştirmelidir. Trump’ın da bu çizgide bir dış politika izlemeye çalışacağı söylenebilir. Burada Trump’ı sınırlayacak olan şey ABD’nin dünya politikaları açısından önemi ve büyüklüğüdür. ABD dış politikasında bir önceki yönetimden çok farklı bir çizgi izlemek kısa vadede mümkün değildir, zira ABD hâlihazırda NATO başta olmak üzere pek çok uluslararası kuruluşun en önemli aktörü pozisyonundadır ve atacağı adımlar bütün müttefiklerini doğrudan etkileyecektir.

Bütün bunlara ek olarak Trump’ın başkan seçilmesinin dünyada giderek taraftarı artan türden bir otoriter/popülist ve katı sağ politikalar izleyen bir lider tipinin güçlenmesinin son işareti olarak görüldüğünün de altını çizmek gerekiyor. Berlusconi’den Orban’a, Putin’den Duterte’ye çeşitli popüler liderlerin ortaya çıkması, yine Avrupa’da Fransa’da aşırı sağın yükselmesi, İngiltere’nin Brexit kararı gibi olgular bu durumun tezahürleri olarak yorumlanıyor. Elbette aralarında pek çok fark olmakla beraber içinde bulunduğumuz dönemin seçmeni genel itibariyle küreselleşmenin kazananlarından olmadığını hissettiğinde, tepki ve öfke ile dışlayıcı olan ve içe dönüşçülüğü vadeden otoriter devlet yöneticilerine doğru yönelme eğilimi taşıyor. Dünya giderek küreselleşmenin belki de bir ölçüde dayattığı ve genel geçer olarak görülen bir hikâyenin karşısında başka bir hikâyenin de yazılabileceğini düşünenlerin gövde gösterisine sahne olacağa benziyor. Bu anlamda Amerika son seçtiği başkan itibariyle zamanın ruhunu yakaladı denebilir.

Trump Amerikan toplumunu ve siyasetini birleştirebilecek mi? Evet, seçimler bitti ancak kazanan gerçekten Amerikan halkı mı oldu yoksa kutuplaşmanın doruk seviyelerinde yaşanacağı yıllara mı şahit olacağız? İyimser olmakta fayda olsa da “Make America Great Again” sloganıyla Trump’ın Amerika’nın hangi altın çağına gönderme yaptığı önemli. Keza eğer bu sloganla altmış sene öncesini kutsallaştırıyorsa kastettiği Amerika siyahların beyazlarla aynı yerde olamadığı bir Amerika. Seçim kampanyasına daha en baştan bu ayrımcı sloganla başlayan bir adayın bu kadar kutuplaşmış bir toplumu hangi toplumsal çıkar noktasında bir araya getirebileceği büyük bir soru işareti.

*** Ertuğrul Genç *** 1983 yılında İstanbul’da doğan Ertuğrul Genç Marmara Üniversitesi’nde işletme okuduktan sonra Bahçeşehir Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi yüksek lisans programını bitirmiş, şu aynı okulda doktora eğitimine devam etmektedir. Bunun yanı sıra özellikle kurgudışı ağırlıklı çevirmenlik yapmaktadır. Halihazırda çevirisine devam etmekte olduğu bir kitaba ek olarak, yaşamakta olduğu Boston’da bir tech startup firmasında analist olarak çalışmaktadır. *** Selma Bardakçı *** Amerikan Dışişleri Bakanlığı ve Beyaz Saray’in desteklediği, genç profesyonel liderlerin uluslararası STK alanında tecrübe kazanmasını sağlayan Atlas Corps programında Fellow olarak yer alan Selma Bardakçı 2016-2017 senesi için Washington D.C.’deki çalışmalarına John. D. Evans Foundation’da devam etmektedir. Lisans derecesini Bahçeşehir Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler alan Selma Bardakçı, yüksek lisansını aynı üniversitenin Küresel Siyaset ve Uluslararası İlişkiler bölümünde tamamlamıştır. Ayrıca, lisans döneminde Almanya’da European University Viadrina’da Erasmus değişim öğrencisi olarak bulunmuştur.

1 Yorum

  1. ayten aydin says:

    Gunummuzun insaninin bir arayis icine girdigi ve dunyanin cok bozulan duzenin bulunmasinda baska cozumler de vardir sorularinin yasandigi bir devreden geciyoruz. Problemler o kadar belirli hale geldi ve buhran oylesine artti ki ilgisiz kalinamiyor ve de problemler icinde cozumler arastiriliyor veya arastirilacak.. Ozele inersek her yonde herturlu degisme ve yeniden olusma bekleyebiliriz. Trump da hem problem ve hem de cozum olabilir. Tabii pek cok daglara kar yagacak ve orada burada her anlamda taskinkar olacak ve de insan da kendini bularak yeni bir mecraya girilecektir. Umit en son yok olandir!

Düşüncenizi Paylaşın