Reisçilere Masallar 2 – Lozan Hezimeti (?!)

Reisçilere Masallar 2 – Lozan Hezimeti (?!)

AKP’nin resmi tarih söylemi inşa sürecini eleştirdiğim yazıların ikincisini İttihatçılar üzerine üretilen kara propaganda üzerine hazırlıyordum ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan beklenmedik bir şekilde Lozan Antlaşması üzerinden yeniden anti-Kemalist saldırıya geçti. Kut’ül Amare’nin 100. yıldönümünden beri iktidarın tarih söylemi üzerindeki tahakküm çabası ve muhaliflere sataşmaları sıklaşmış olsa da, Lozan Antlaşması ile ilgili güncel tartışma, işi daha sert bir boyuta çekmeye başladı. İktidar yanlılarının resmi tarihi kendi beğendikleri siyasi figürlerin yorumuyla halkın geneline dayatma çabaları sırasında ortaya koyulan fütursuzca yaklaşımları, artık tarih anlatısını kurabilmeleri için muteber tarihi kaynaklara da ihtiyaç duymadıklarını gösteriyor. Zira muktedirlerin “Lozan hezimettir” demesi, iktidarı destekleyen kesimler için emir telakki ediliyor. Artık iktidar, kendi mensuplarının nasıl düşünmesi gerektiğini alttan değil açıktan ilan edebiliyor ve iktidar yanlıları da bundan şikayetçi görünmüyor. Bu yazının amacı, cumhuriyetçiler ve Erdoğancılar arasında süren Lozan kavgasında taraf olmaktan ziyade iktidarın Lozan eleştirilerini deşerek, altındaki siyasi eğilimleri amatörce de olsa inceleyebilmektir.

Anti – Lozan Propagandanın Kaynağı

Lozan’a ilişkin son iki günde yazılanlar arasında belki de en özlü ve net siyasi eleştiri Özgür Mumcu’ya ait olanıydı. Babası benim babamın kuşağının, kendisi ise benim kuşağımın sol hissiyatını isabetle yansıtan Mumcu, Lozan karşıtı propagandanın ana kaynağının Rıza Nur’un bir dönem yasaklı hatıratı, Necip Fazıl Kısakürek’in Lozan’a ilişkin popüler bir makalesi ve (entelektüel olarak ilk ikisiyle kıyaslanması dahi haksızlık olan) Kadir Mısıroğlu’nun yazdıkları olduğunu bir kere daha hatırlatıyor ve “durup dururken bir muhtarlar toplantısında açılan tartışmanın yersiz olmadığını,” yeni bir gündemle iktidarı asıl zor duruma düşürecek siyasi iddiaların üstünün örtülme amacını açıklıyordu.

Bu analize eğer bir ekleme yapmak gerekirse, üç kaynak içerisinde Rıza Nur’un hatıralarının ayrı bir yer taşıdığıdır. Sıkı bir ittihatçı olan Rıza Nur, Cumhuriyetin kurucu kadroları içinde ilk dönem oldukça etkin olmuş, Lozan’a giden heyette de yer almıştır. Kendisinin kaleme aldığı Lozan Hatıraları eserinde aktarılan bazı ayrıntılar, Lozan süreci ile ilgili güvenilir kabul edilebilir. Fakat İzmir suikastı sonrası Mustafa Kemal Paşa ile yaşadığı fikir ayrımı ve ülkeden ayrılması, Nutuk’ta onu çok ağır ifadelerle suçlayan Reisicumhura yönelik abartılı ve aşırı saldırgan ifadelerle dolu hatıratını kaleme almasına sebep olmuştur. Rıza Nur’un Mustafa Kemal için kullandığı ifadelerin üslubunu incelemek için deneyimli bir söylem analisti olmak gerekmeyebilir. Başka herhangi bir kaynakça desteklenmeyen bu agresif ithamlar, paşanın psikolojik durumundan cinsel kimliğine kadar çeşitli iddialarla, annesi de dahil olmak üzere çevresindeki birçok kişiye açık hakaretlerle doludur. Bir an için Rıza Nur’un yazdıklarının güvenilir olduğuna inanılsa bile onun daima aşırı saldırgan üslubu, hayat hikâyesine, genel yazım tarzına, metni oluşturmaktaki muhtemel amacına ve kendi psikolojik durumuna dair önemli ipuçları verir. Bu yüzden bir tarih kaynağı olarak son derece tartışmalıdır. Unutulmamalı ki üslup, okuyucuya yazarın güvenilirliği konusunda çoğu zaman yol göstericidir. Yeter ki, metni okuyan, orada yazılanlara kayıtsız şartsız inanmak için kendini koşullamasın… İşte tam bu noktada tedirgin edici olan, Abdurrahman Dilipak ve Kadir Mısıroğlu gibi kes-yapıştır üslubu ile onlarca kitap üreten tarih heveslisinin, Rıza Nur’un yazdıklarını mutlak doğru kabul ederek kendi söylemlerini oluşturmaları, yetmiyor gibi bu kaynaktan üretilen kara propagandanın da yüzbinler tarafından sorgulanmadan alkışlanmasıdır.

Yaşanan hezeyan, kendinden menkul üstad(!) Kadir Mısıroğlu’nun artık youtube aracılığıyla her yerde ulaşılabilen ipe sapa gelmez yorumlarında da görülebilir. Yunanistan Kralı Alexander’ın Ekim 1920’de bir maymun ısırması sonucu ölümünü (sanki Kurtuluş Savaşı’nı Türkiye ve Yunanistan içerisinde etkileyebilecek başka hiçbir ekonomik, sosyal ya da siyasal faktör yokmuş ya da Alexander çok etkili bir kralmış gibi) “Anadolu’yu işgalden bir maymun kurtardı” şeklinde yorumlayan; Sovyet lideri Yosif Stalin’in Stalingrad muharebesi sırasında kazanmak için “kumlara Ayet’el Kürsî yazdırdığını,” iddia eden; henüz yaşadığı bile belgelerle kanıtlanamayan William Shakespeare’i “Şeyh Pir adlı bir Müslüman” ilan eden birinin başka herhangi bir ülkede meczup ilan edilmesi muhtemelken, iktidara yakın birçok televizyon kanalında üstad sıfatıyla alkışlanması endişe vericidir. Üç örneğini verdiğim ama yüzlercesi piyasada dolaşan bu absürt iddiaları sorgulamadan kabul eden bir kitlenin güçlenmesi ise korkutucudur ki; bu kitlenin hakim olduğu bir sosyal– kültürel ortamda sağlıklı düşünce üretiminin günbegün zorlaşması muhtemeldir.

Lozan Düşmanlarının ‘Lausanne’a İlişkin Fikri Var mı?

Her tarihi belge gibi Lozan Antlaşması da eleştirilebilir ve hakkında olumsuz yargıda bulunulabilir, fakat bunu yapmak için önce Lozan’ın ne olduğunu, neden Sevr’den farklı olduğunu ansiklopedik düzeyde de olsa bilmek gerekiyor.

Lozan’ı tartışmaya açan hususların en önemlisi, Lozan’ın diğer birçok uluslararası antlaşmadan farklı biçimde imzalanmış olmasıdır. İkinci Dünya Savaşının bitimine kadar uluslararası antlaşmalar, çoğunlukla bir savaşın galibinin mağlup olan tarafa kendi şartlarını koşulsuz dayatması üzerinden gerçekleşmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun aksine Birinci Dünya Savaşının sonuna kadar kendi topraklarına tek yabancı düşman askeri ayak basmayan Almanya’nın, Versailles Antlaşmasında neredeyse mantık dışı ağırlıkta yaptırımlara tabi olması da o dönemde uluslararası hukuk içerisinde bugünkü gibi yerleşen bir antlaşmalar hukukunun yokluğunun sonucudur. Lausanne’daki temel problem İtilaf Devletleri Kampının kendilerini Dünya Savaşının galibi olarak görmesi (çünkü bu yeni antlaşma; tıpkı Versailles, St. Germain, Trianon ve Neuilley gibi ağır koşulların dayatıldığı Sèvres’in yerini alacak antlaşmaydı), bunun karşısında Türk heyetinin de Kurtuluş Savaşının galibi sıfatıyla kendi şartlarını dayatmak istemesiydi. Tek çıkar yol ortada uzlaşmak olsa da bu uzlaşmayı sağlamak aylarca mümkün olmadı. Bitmeyen çekişme ve iki tarafın da inatçı tutumu, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord George Curzon’un masadan kalkmasına, konferansın uzun aylar sonunda bütünüyle dağılmasına sebep oldu.

Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal Paşa, İngiltere, Fransa ve İtalya arasındaki anlaşmazlıkları iyi bir diplomasi yürüterek değerlendirmiş ve son iki devletin Türkiye’yi boşaltmasını sağlamaya muvaffak olmuştu. Fakat İsmet Paşa ve ekibinin Lozan’da karşısına bütün İtilaf kampı tek vücut olarak çıktıklarından müzakerede destek alabilecek tek ortakları dahi yoktu. Sovyetler Dışişleri Komiseri Georgiy Çiçerin de konferanstaydı fakat Boğazlar hariç hiçbir konuda Bolşeviklerin müzakere masasında söz hakkı yoktu. Üstelik Sovyet delegesi Vatslav Vorovskiy’nin konferans sırasında vurulması, Türk heyetinin Sovyetlerden sağlıklı bir destek alma şansını tamamen ortadan kaldırıyordu. Kısıtlı şartlar içinde Türk heyeti, Osmanlı borçlarının Osmanlı Devletinden ayrılan yeni devletler ve Türkiye arasında bölünmesini, bütün kapitülasyonların koşulsuz kaldırılmasını, arzulanan sınırlara Musul hariç ulaşılmasını başarmıştı ki, bunlar tarafsız bir gözle de başarı kabul edilebilecek hususlardı. Yeni Osmanlıcıların “Lozan’da 12 milyon kilometrekare toprak kaybedildi” patırtısı, İmparatorluğun 1914’ten önce bile doğru düzgün bir merkezi kontrolünün olmadığı, savaş boyunca da aşama aşama ellerinden çıkan Arap topraklarını alma şansının zaten olmadığı, İzmir ve Trakya’nın bile zor bela kurtarılabildiği bir savaş sonrası ortamında mümkün olmadığı biraz aklı başında her okur tarafından kabul edilebilir. Bu mantığı kabul etmek Lozan’ın, bir zamanlar Osmanlı toprağı olan Belgrad ve Budapeşte’yi geri alamadığı gerekçesiyle başarısız olduğunu savunmakla neredeyse aynı şeydir. Lozan’ın başarısının az ya da çok olduğu tartışılabilir ama batı dayatmacılığına karşı azimli bir direniş olduğunu reddetmek haksızlık olacaktır. Yemen’in elde tutulaması ya da henüz 1921’de iflas etmiş olan Yunanistan’dan savaş tazminatı olarak nakit para alınamaması gibi sebeplerle Lozan’ı hezimet olarak tanımlamak da gayet abestir.

Lozan hakkında Yeni Osmanlıcıların bilmedikleri ve okumaya tenezzül etmedikleri şey, Lozan bugün her ne kadar cumhuriyetçilerce kutsanan bir belge olsa da erken dönem Cumhuriyet kadrolarınca eleştirilmediği, Lozan bugün her ne kadar cumhuriyetçilerce kutsanan bir belge olsa da erken dönem Cumhuriyet kadrolarınca bazı hüküm ve sonuçlarının eleştirildiği, dönemin iktidarına mensup birçok kişinin Lozan hükümlerinden memnuniyetsizliklerini açıklamasıdır. Türk Boğazlarının statüsüne ilişkin alınan kararlar ve Gayrimüslim cemaatlerine tanınan haklar, o dönem sıklıkla eleştiri konusu olmuş, Musul’un 1926’da nihai olarak kaybedilmesi eleştirilerin dozunu daha da arttırmıştır. Birçok hükümet mensubunun “Lozan’ı elbet düzelteceğiz” şeklindeki söylemlerine dönemin basınında ve meclis zabıtlarında rastlamak mümkündür. Lozan hezimettir söylemini savunanların bu konudaki bilgisizliği, onları Lozan’ı mantık çerçevesinde eleştirebilecekleri böyle bir argümandan da doğal olarak yoksun bırakmaktadır.   Nitekim Boğazların Lozan’da Türkiye’yi tatmin etmemiş olan statüsü 1936 Montreux Konferansı sonrası tam da Türklerin arzuladığı bir konuma gelmiştir. Gayrimüslimler konusundaki hükümler ise, yazının devamında da bahsedileceği üzere aşama aşama ekarte edilmiş, kaybedilen Musul yerine ise “Hatay Cumhuriyeti” Türkiye’nin parçası olmuştur. Böylelikle 1920’lerin Türk Hükümetini rahatsız eden bütün Lozan hükümleri, üç aşağı beş yukarı ancak on beş yılda “düzeltilmiştir.”

Lozan Düşmanları Samimi Olsaydı ?…

2000’lerin ortalarında Türkiye’de Kemalizme mesafeli birçok liberal akademisyen ve yazar, iktidarın o günlerde biraz daha liberal görünen söylemiyle uyumlu olarak Kemalist döneme ilişkin eleştiriler yapmaktaydı. İktidar, özellikle de o günlerde iktidarın propaganda donanmasının amiral gemisi olan Samanyolu TV, bu Kemalizm eleştirilerini gün aşırı gündemde tutardı. Buna karşılık, Deniz Baykal’ın son beş yılında izolasyoncu, batıya şüpheyle bakan, katı milliyetçi ve komplocu söylemlerin daha hakim olduğu CHP ise korumacı bir refleks ile AKP’ye karşı cumhuriyet değerlerini savunmak istiyor, fakat ortaya çelişkili durumlar çıkıyordu.

Batılı değerlerle ve kültürle yaşamalarına, batı ülkelerine seyahat etmek için hatırısayılır miktarda para harcamalarına, hatta çocuklarını Avrupa ve Amerika üniversitelerinde okutmalarına rağmen laik şehirli kitlelerin Cumhuriyet mitinglerinde “ABD ve AB’ye hayır” dediği; buna karşılık batı düşmanı bir merkez sağ ve siyasal İslam geleneğinden gelen ve mahallelerinde Türkiyeli bir gayrimüslimin yaşamasına bile tahammül edemeyecek kadar tutucu kesimlerin ise AB üyeliğini destekleyen AKP’ye oy verdiği o çelişkili günlerde Lozan’a ilişkin farklı tartışmalar da gündeme gelmişti. AB uyum yasaları çerçevesinde AKP Hükümeti, Gayrimüslimlerin Lozan sonrasında sistemli olarak ihlal edilen haklarını ve özel olarak da vakıf mallarının sahiplerine iadesini içeren bir yasal düzenlemeyi meclis gündemine getirmişti. Lozan mirasının savunucusu olmasına rağmen CHP, AKP’nin teklifine şüpheyle yaklaşmış, CHP’nin o dönemki dışişleri politikası kurmayı Onur Öymen, bunun Lozan’ı yeniden tesis değil, ihlal ettiğini öne sürerek düzenlemeye partisi adına muhalif olmuştu. Öymen’in tavrı, onun vatansever bir refleksle Türkiye’de faaliyet gösteren Alman vakıflarına ilişkin uzun süre yürüttüğü mücadelenin bir yansıması da sayılabilirdi (kendi kaleme aldığı yazılarında da buna dair ipuçları mevcuttur). Fakat Öymen gibi; cumhuriyetçi bir ailede yetişen ve diplomasi hayatı boyunca batı değerleriyle barışık olan bir siyasetçinin bile o batı kurumlarına ve dolaylı olarak Türkiyeli gayrimüslimlere karşı bu kadar olumsuz bir tavır alması, ondan çok daha az eğitime ve deneyime sahip olması beklenen ortalama bir CHP’linin bile o günlerde nasıl bir batı karşıtı hâletiruhiyeye sürüklendiğini anlamak açısından kritikti.

Aradan geçen sekiz yıl sonunda partiler fabrika ayarlarına döndü. CHP kitleleri yüzünü batı değerlerine ve özgürlüklere, AKP kitleleri ise Türk-İslam sentezci batı karşıtı söylemlere dönmüş gibi gözüküyor. (Bu tip genellemeler sakıncalı olsa da, takdir edeceğiniz üzere genel ruh hali açısından AKP’de yükselen batı karşıtlığı ve CHP’nin batıya şüpheci bakan tavrındaki gerilemenin kitleler üzerinde etkili olduğuna inanıyorum).

Bahsedilen dönemde liberallerin Kemalizm eleştirilerini baş tacı eden AKP’nin söylem mimarları, ilginçtir ki ne o gün, ne de bugün Lozan’a yönelik hiçbir liberal temelli eleştiri üzerinde ciddiyetle durmuyor. Lozan sonrası Ermeni, Rum ve Yahudilerin antlaşma metnindeki haklarını tam anlamıyla kullanamaması, asimilasyon politikalarına ve siyasi baskılara maruz kalması, 1934, 1955 ve 1964 gibi buhranlar sonrası göç etmek zorunda kalmaları herhangi bir AKP siyasetçisinin duygu dünyasını rahatsız etmiş görünmüyor. Bazı siyasi düşmanlarını kendilerince tahkir etmek amacıyla “annelerinin Yahudi, babalarının Ermeni” olduğu şeklindeki iddialarla taban siyaseti yapan bir hareketin, Türkiye’nin Yahudi ve Ermeni nüfusuna sempati duyacağını düşünmek elbette saflık olacaktır.

Aynı şekilde 1923–29 yılları arasında yaşanan Türk – Rum nüfus mübadelesi de bu yönden hiçbir AKP eleştirisine maruz kalmamış gibidir. O günlerde siyasi olarak verimli bir hamle olarak görünse de mübadele ve sonrasında yaşanan kitlesel acılar, iyi niyetli bir yorumcu tarafından Lozan’ı eleştirmek için rahatlıkla kullanılabilir. Orada devlet çıkarlarını önceleyen güvenlikçi bakış açısı ile insani çıkarları öne çıkaran yaklaşım arasında mantık çerçevesinde bir tartışma yapmak mümkündür.

Anlaşılan o ki, Lozan’ın AKP söylemini rahatsız eden asıl unsuru, bunun Atatürk ve ekibine ait bir başarı olarak ülkenin mevcut resmi tarihinde yer almasıdır. Aynı Yeni Osmanlıcı sakat söylem, Cumhuriyet sembolleri arasında İslami olarak gördüğü İstiklal Marşı gibi varlıklara eleştiri getirmemekte, bilakis yüceltmektedir. Anlaşılan o ki, bütün dünyayı “hak ve batıl arasındaki diyalektik ilişki” üzerinden okuyan İslamcıların (ki bu yüzden her koşulda kendileri hak, kendilerinden olmayan batıl olmaktadır) bir antlaşmanın başarısını yargılamak için onun içeriğini okumaya ya da anlamaya ihtiyacı yok gibi gözüküyor. Antlaşmanın Atatürk’e mi yoksa Abdülhamid’e mi ait olduğu, onlar için herhalde yeterli (hatta belki de tek) kıstas.

“İsmet Kim ki?”

Lozan tartışmalarının doğal mağduru da, Atatürk’ü eleştirmenin riskli olduğu ortamda başvurulan yegane alternatif olan İsmet Paşa gibi görünüyor. Başka birçok konuda ve özellikle Milli Şefliği sırasındaki uygulamaları tartışma konusu olan İnönü, görünen o ki AKP’lileri artık bu konuda eskisi kadar ilgilendirmiyor.

AKP’nin özgürlükçü söylem etrafında gezindiği günlerde daha sert eleştiri konusu olan İnönü’ye yönelik otoriterlik eleştirileri de göründüğü kadarıyla eskiye göre çok azaldı. İktidar, otoriterliği eskisi kadar ayıplanacak bir kusur görmüyor olsa gerek; Abdülhamid gibi otokratlar günün yıldızı olurken, İnönü ile ilgili yalnızca “camileri ahır yaptı” gibi içi boş ve klişe sloganlar meydanda kaldı gibi gözüküyor.

Yıllarca özgürlükçü olduğunu iddia eden, fakat ibadet ve dini sembol giyme özgürlüğü hariç hiçbir özgürlük hareketinin savunusuna girişmeyen AKP temsilcileri, İnönü’nün Kâzım Karabekir ve Adıvarlar başta olmak üzere Atatürk döneminde enterne edilen birçok muhalifin itibarını iade ettiğini, 1946 sonrasında (popülist kaygılarla ve seçim kazanma endişesiyle olsa da) dini kısıtlamaları yumuşattığını, çok partili siyasi hayatı boyunca da giderek daha esnek ve değişime açık bir siyasetçiye evrilmesini görmezden geliyor.

İnönü ile Atatürk’ün otoriterliği kıyaslandığında ise; İnönü’nün daha dengeci, uzlaşmacı, kontrolcü kişiliği ile ‘ağzından çıkan her şey kanun olan’ ve güçlü kişiliği ile iktidarını her daim rakipsiz sağlam tutabilen Atatürk’ü kıyaslamak çok kolay gözükmüyor. Hem Atatürk’e hem de İnönü’ye muhalif ortalama tarih bilgisine sahip bir AKP yorumcusu için ‘katı devrimciliği, baskın kişiliği ve Jakobenvarî liderliği’ ile Atatürk; 1950’de Demokrat Parti’ye iktidarı, 1972’de ise Bülent Ecevit’e partisini demokratça bırakan İnönü’ye göre çok daha açık bir hedef olabilir.

Fakat mesele yine aynı noktada düğümleniyor: Ortalama bir AKP seçmeni bugün otoriter liderlikten şikayetçi midir?

Yüksek lisans derecesini Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü, Rusya Tarihi ve Araştırmaları Merkezinden almıştır. Bu dönemde Türkiye kültürel ve siyasi tarihinde Rus ve Komünizm karşıtlığı üzerine yaptığı çalışmaları daha sonrasında ODTÜ'de nefret söylemi ve Türk milliyetçi söyleminde "öteki algısı" konusunda geliştirmiştir. Doktora tezini Türkiye'de Anti-Semitizmin Kemalist ve İslamcı söylemlerdeki kıyaslaması üzerine hazırlamaktadır. Çalışma alanları alanları arasında siyasi tarih, ideoloji ve söylem, milliyetçilik, yabancı düşmanlığı, Yahudi karşıtlığı, Türkiye modernleşme tarihi ve "Türkiye kültür ve sanat tarihinde siyasi etkiler" bulunmaktadır. Hâlen siyasi danışman olarak görev yapmaktadır.

Düşüncenizi Paylaşın