Moody’s ve Faizler

Moody’s ve Faizler

Moody’s kredi derecelendirme kuruluşu Türkiye’nin notunu ‘Baa3’ten ‘Ba1’e düşürerek Türkiye`yi yatırım yapma tehlikesi olan ülkeler grubuna koydu. Her zaman olduğu gibi hem iktidar hem de muhalefetten bir sürü yorum geldi. Her kafadan bir ses çıktı.

Maalesef bütün yorumlar Türkiye’nin küresel ekonominin bir parçası olduğunu, ülkenin iç yatırım ve iç talep kadar dış yatırım ve dış talebe bağlı olduğunu gözden kaçırıyor. Dışarıdan gelecek sermaye ve yatırıma ihtiyacı olan bir ülkenin politikacıları ve ekonomistleri yurt içinde istedikleri kadar ahkam kesip kitleleri kendi dediklerine inandırabilirler. Fakat küresel sermayeden pay almak isteyen bir ülkenin global piyasaların kurallarına göre oynaması gerektiği gerçeğini değiştiremezler.

Uluslararası iktisadın basit bir kuralı var.  Küresel sermaye hareketlerine açık, global piyasaları ve fiyatları sadece kendi başına etkileyemeyecek kadar büyük olmayan bir ülkede faizler (yani Türkiye gibi ülkelerde) belli bir kural takip eder.

Nedir bu kural? Gayet basit bir denklemle özetlediğimiz ve her iktisat öğrencisine anlattığımız faiz parite denklemi (interest rate parity). Bu denklem der ki Türkiye gibi ülkelerdeki faizler yurt dışındaki faizlerden beklenen kur değer kaybı kadar yüksek olmalı. Yani eğer herhangi bir ülkenin para biriminin dolar ya da euro karşısında değer kaybetmesi bekleniyorsa o zaman bu ülkedeki faizler dolar ya da euro’nun basıldığı ülkelerdeki faizlerden daha yüksek olmak zorunda. Aynı ilişki diğer yönde de geçerli. Yani ülkenin para biriminin dolar ve euro karşısında değer kazanması bekleniyorsa o zaman bu ülkedeki faizler düşer.

Sebebi gayet basit: Uluslararası piyasalarda sürekli var olan bir arbitraj fırsatı olamaz. Eğer olursa yatırımcılar bundan yararlanır. Düşünün; eğer Amerika’da düşük faizle borçlanıp bu parayı Türk lirasına çevirip Türkiye’de yüksek faizden getiri alabiliyorsanız, karınız devam ettiği sürece bu ticareti yaparsınız (carry trade dediğimiz olay).

Bu ticareti tehlikeye düşürecek tek şey kur riskidir. Yani Amerika’dan düşük faizle aldığınız paradan Türkiye’de getiri yaptıktan sonra, tekrar dolara çevirip Amerika’daki borcunuzu kapatmanız lazım. İşte bu işlem sırasında eğer kur çok artmışsa, yani Türk lirası Amerikan doları karşısından çok değer kaybetmişse, ticaretiniz bozulur. Bu kur riskidir. Bunun için de yatırımcı bu ticareti göze almak için Türkiye’deki faizin Amerika’dakinden çok daha yüksek olmasını ister.

Gerçek hayatta bu denklem ve teori işliyor mu? Hayır, çünkü gelişmekte olan ülkelerle, gelişmiş ülkelerdeki faiz farkına bakıldığında, fark sadece beklenen kur kaybı riski ile açıklanamıyor. Daha büyük fark var. Nedir farkı daha büyük yapan?  Ülke riski dediğimiz olay!

Yani yatırımcı, hem kurun değişip getirisini alamamaktan korkar, hem de yatırım yapılan ülkenin güvenli olmamasından dolayı kontratın fes edileceğinden ya da parasını bir şekilde alamayacağından. Bu riske de ülke riski denir. Yani Türkiye gibi gelişmekte olan ve global sermaye hareketlerine açık bir ülkedeki faizlerle, Amerika gibi dünya faizlerini belirleyen bir ülke arasındaki faiz farkı, hem kur riski, hem de ülke riski ile açıklanır.

Bu denklemin altında faizin iki turlu çalışması vardır: yani iç yatırımcı yatırım yapmak için düşük faiz isterken (çünkü düşük faizden bankadan kredi alıp bunu yatırıma döndürmek karlıdır), dış yatırımcı, çok iyi bilmediği ve de riskli olduğunu düşündüğü bir ülkeye gelirken bu riske karşı kompanse edilmek için yüksek faiz ister.

Nedir yabancı yatırımcının düşündüğü ülke riski?

Paranın değer kaybı ve de yatırımının karşılığını alamaması. Bu yüzden kendini güvene almak için yüksek faiz yani yüksek getiri olmadan yabancı yatırımcı gelmez. Görülüyor ki, Moody’s in kredi notunu düşürmesi, ne zaman düşürdüğü, neden düşürdüğü üstünde durulması gereken konu değildir. Esas olan yabancı yatırımcının yani dış sermayeyi getirip Türkiye`de yatırıma dönüştürecek kişilerin ne düşündüğü. Bu kişiler bir sürü göstergeye bakar kendi ülkeleri dışındaki bir ülkeye yatırım yapmaya karar vermeden önce. Moody’s bu göstergelerden sadece biri.

Ülkedeki ekonomik sorunlar yapısal reformlar yolu ile çözülmediği sürece, cari açık makul bir seviye ye çekilmediği sürece ve de genel ekonomik ve siyasi ortamdaki belirsizlik kalkmadığı sürece, Moody’s ne yaparsa yapsın, yabancı yatırımcı Türkiye’yi yatırım yapmak için riskli bir ülke olarak görmeye devam edecektir.

Benim araştırmalarımda bir çok kere farklı ülke verilerini kullanarak gösterdiğim sonuç yabancı yatırımın bir numaralı etkenlerinin, ülkedeki istikrar, kişi hak ve özgürlüklerini koruyan bağımsız yargı ve kaliteli kurumlar olduğudur.

Peki bu riskler mevcutken şu ana kadar yabancı yatırımcı nasıl geldi? Çünkü dışarıdaki faizler yerlerde sürünüyor, Amerika ya da diğer gelişmiş ülkelerde yatırıma getiri sıfır, bu yüzden Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler tercih ediliyor. Türkiye’de faiz ne kadar düşük olsa da hala dışarıdakinden yüksek. Bu durumda, faiz parite denklemi çerçevesinde düşünürsek, ülke riskindeki artma, yabancı yatırımcının ülkeye yatırım yapması için daha yüksek faiz talep etmesini sağlar.

Ülke riskini anlamak için yabancı yatırımcı Moody’s notuna bakar ya da bakmaz, konu bu değildir. Mesele yabancı yatırımcının algısıdır. Tabi ki dış dünyaya kapalı bir ülke olup, dışarıdan hiç borç almaz ve de dışarıdan gelecek doğrudan yatırımı da istemezseniz, o zaman yabancı yatırımcının ne düşündüğü sizi bağlamaz. Yani eğer Kuzey Kore ve Küba gibi olmak isterseniz, “Bana ne Moody’s’den ya da yabancı yatırımcının algısını etkileyebilecek diğer kurumlardan!” diyebilirsiniz. Dış sermaye akımı geldiği sürece ve bu sermayeye ihtiyaç olduğu sürece (cari açık) faizleri düşürmenin tek yolu ülkenin risklerini düşürmektir.

Bir örnek verelim: Yunanistan firmaları 2000’lerde bir gecede çok düşük faizle borç alabilir hale geldiler. Amerikan ve Alman firmaları gibi, Yunan devleti de en yüksek kredi notuna çıkarıldı. Hem Moody’s hem de diğer kuruluşlar tarafından. Neden?

Çünkü Avrupa Topluluğu’na girmişler ve de Euro`yu kullanmaya başlamışlardı. Yani uluslararası iktisat ana faiz parite denklemimize göre, paranın değer kaybetme riskini tamamen ortadan kaldırmış, firmaların ve devletin borcunu ödememe riski olan ülke durumuna son vermişlerdi.

Yabancı yatırımcılar tarafından Avrupa Birliği üyesi olarak Almanya gibi ülkelerle aynı ülke riskine sahip oldukları düşünülmeye başlanmıştı . Aynı şey İspanya ve İtalya ve de diğer Avrupa Birliği ülkeleri için de geçerli oldu. Çünkü Avrupa Birliği üyesi olmak, en azından 2000’li yıllarda istikrar ve güven simgesi idi.  Yabancı yatırımcının gözündeki algı buydu. Tabi son yıllardaki olaylar aslında bu algının yanlış olduğunu ve de yapısal reformları yapmış bir Yunanistan’ın , İspanya’nın, İtalya’nın sadece dışarıdan borç alarak bugünlere kadar geldiğini ve sonunda çöktüğünü bize gösterdi.

Buradan çıkarılacak ders nedir? Yabancı yatırımcıyı çekmek ve aynı anda faizleri düşürmek, istikrarlı bir ekonomi ve risksiz bir ülke olmaktan geçiyor. Bu da Türkiye için sadece yapısal reformlar yaparak, laik, demokratik cumhuriyeti, hak ve hukuku her şeyin üstünde tutarak ve de çağdaş ve laik eğitime en yüksek önemi göstererek mümkün ancak.

Ekonomi ve Finans Profesörü olarak Maryland Üniversitesinde Neil Moskowitz Kürsüsü Başkanlığı görevini yürütmektedir. Aynı zamanda Uluslararası Ekonomik Araştırma Bürosu (Boston) ve de Ekonomik Politika Araştırmaları Merkezinde (London) kıdemli araştırmacıdır. Son 10 yıl içinde, Bilkent Üniversitesi, Koç Üniversitesi ve Harvard Üniversitesi’nde ziyaretçi Doçent ve Profesör olarak görev yapmıştır. Ayrıca, 2008 yılında Avrupa Merkez Bankasında Duisenberg üst düzey danışman, 2010-2011 yıllarında Dünya Bankası Orta Doğu Bölümü baş danışman, 2012-2013 yılında Uluslararası Para Fonunda üst düzey danışman olarak görev yapmıştır. Beyin göçünü geri çevirmek için Avrupa Birliği tarafından Avrupa Birliği üye ve aday ülkelere ABD’deki araştırmacıları çekmek amacıyla verilen Marie Curie IRG ödülünü 2008 de almış ve bu ödülü alan ilk Türk sosyal bilimci ünvanını kazanmıştır

1 Yorum

  1. Ayten Aydin says:

    Guzel ve ihatali bir inceleme olmus. Çıkarılacak derse gelince: Bu da Türkiye için su anda sadece yapısal reformlar yaparak, laik, demokratik cumhuriyeti, hak ve hukuku herşeyin üstünde tutarak vede çağdaş ve laik eğitime en yüksek ehemmiyeti göstererek mümkün. Bu da hukumetlerden beklenen odevler. Halk burada caresiz kaliyo ve fakat sonuctan dogrudan dogruya etkileniyor. Halkin sesinin adresi neresi?

Düşüncenizi Paylaşın