Yeni Bir Rejime Doğru mu?

Yeni Bir Rejime Doğru mu?

15 Temmuz sonrası ilan edilen OHAL dönemi Recep Tayyip Erdoğan’ın aklındaki rejime dair izler taşıyor. OHAL ilanının başında her ne kadar ülkedeki kutuplaşmış havanın aksine daha bütünleşmiş bir Türkiye görüntüsü ortaya çıksa da, HDP’nin Erdoğan tarafından sürekli olarak yok sayılması, bu bütünleştirici havaya gölge düşürmüştür. Aslında bütün partiler darbeye karşı demokrasinin yanında olduklarını açıklamışken AKP öncülüğünde gerçekten birleştirici bir ortam yaratılabilirdi fakat AKP yönetimi bu yolu seçmeyip tekrar eski stratejisine döndü.

Erdoğan’ın uygulamaya çalıştığı rejime dönecek olursak kendisi bunu başkanlık sistemi olarak adlandırıyor fakat bu düzene başkanlık sistemi demek son derece hatalı olur. Öncelikle Erdoğan tarafından önerilen sistem kuvvetler uyumuna dayanıyor. Yani bütün yetkilerin devlet başkanı tarafından alındığı, yasama, yürütme ve yargının birbirine bağlı olduğu bir sistem.

Oysaki başkanlık sistemini parlamenter sistemden ayıran özelliklerden biri parlamenter sistemde yasama ve yürütme bazen iç içe geçerken başkanlık sisteminde keskin bir kuvvetler ayrımının olmasıdır. Buradan da görülebileceği gibi Erdoğan şu an uygulamaya çalıştığı sistemle başkanlık sisteminin alışılageldik kurallarının tam tersini gerçekleştirmeye açıkça devam ediyor. Bunun bir örneği geçtiğimiz hafta Erdoğan’ın sarayda gerçekleştirmiş olduğu Adli Yıl Açılış Töreni, yani Erdoğan’a bağlı hâkim ve savcılardan oluşturulan bir adalet sistemi olarak karşımıza çıkıyor.

Öte yandan Erdoğan uygulamaya çalıştığı sistemde, parlamenter sistemlerde bulunan azınlıkların ve küçük partilerin temsil özelliğini de yok sayıyor. 12 Eylül darbe hukukunun getirdiği yüzde 10 seçim barajı farklı düşüncelerin mecliste temsil edilmesini zaten engellemekteydi. Erdoğan’ın 1 Kasım seçimlerinden beri alışılageldik bir politikası olan HDP’nin yok sayılması durumuna 15 Temmuz sonrasına rağmen devam etmesi olayın boyutunu arttırıyor. Bu tavır sadece HDP vekilleri ve yönetimini etkilemiyor, partiye oy veren 6 milyon seçmenin temsil edilme hakkına da engel oluyor.

Demokrasilerde hesap verilebilirlik konusuna gelinecek olursa Efkan Ala’nın istifası (buna Ahmet Davutoğlu’nu da ekleyebiliriz) gene Erdoğan’ın bu konudaki düşüncelerini açıklıyor. İstifanın ardından günler geçtikten sonra istifanın nedeninin (ki şimdiye kadar pek çok kez istifa etmesi gerekiyordu) hala tartışılması aslında demokratik olarak şeffaf olmayan bir yönetimi işaret ediyor. Yaşanan onca olaya rağmen aklından bir kez bile istifa etmeyi geçirmemiş birinin istifa adı altında görevden alınması Erdoğan’ın uyguladığı sistemde hesap verilebilirliğin demokrasi temelinde değil Erdoğan nezninde olduğunu kanıtlıyor.

Tüm bunlar değerlendirildiğinde, darbe girişimi sonrası AKP karşıtı kesimde hayal kırıklıkları veya AKP’nin ülkenin geleceği adına elinden büyük bir fırsat kaçırdığı düşünülüyor. Fakat 14 yıllık AKP hükümetlerine baktığımızda AKP’nin tam tersine kendinden bekleneni yaptığını söylemek yanlış olmaz. Öncelikle Erdoğan’ın demokrasi anlayışının genellikle sandıkla kısıtlı olması (çoğulcu değil çoğunlukçu demokrasiyi savunması) ve dolayısıyla bu dönemde oy potansiyelini artırmaya yönelik çalışmalar içine girmesi kuvvetle muhtemel.

Mevcut dönemde öncelikle kendi kitlesini muhafaza etme çalışmalarıyla beraber, darbenin milli iradeye – kendi deyimiyle AKP’ye ve kendisine – yapıldığına yönelik algı yönetimi kullanılıyor. Bununla beraber IŞİD, PKK ve PYD ile mücadelede milliyetçi söylemle, 1 Kasım seçimlerinde olduğu gibi, kitlesine MHP tabanını da eklemeye çalışıyor. Bu açıdan OHAL dönemi AKP’nin devlette kadrolaşma konusunda zirve yapmasıyla beraber parti kitlesinin de arttırılması amaçlanacak. Önümüzdeki bir buçuk aylık OHAL döneminde muhalif kesimden eleştiriler geldikçe bu partileri FETÖ’yle yan yana getirme çabaları artacak. AKP’nin böyle güçlü bir propaganda aracı zaten var, aynen algı yönetiminde olduğu gibi.

Bu yaşananlardan genel olarak iki sonuç ortaya çıkıyor. Olumlu yönden bakarsak meclisteki ve meclis dışındaki tüm partilerin açıkça darbeye karşı bir tutum sergilemesi artık Türkiye’de askeri vesayetin ve askeri darbelerin istenmediğini gösteriyor. Olumsuz sonucu ise AKP’nin son birkaç yıldır zorladığı devleti yönetmeye talip olma konumundan devletin kendi olma konumuna geçmesi. FETÖ bahanesiyle binlerce masum insanın işinden olması ve yerlerinin AKP’ye yakın çeşitli cemaat ve kesimlerce doldurulması sonucunda devlet yapısı, Erdoğan’ın kendi isteği doğrultusunda oluşturduğu bir devlet düzenine dönüşüyor, bürokrasinin ve yargının tek bir kişiye bağlı olma hedefine yaklaştırıyor.

Bu bağlamda aslında muhalefette bulunan partiler de siyaseten dışlanmış oluyor. Fakat bu noktada durum MHP açısından biraz farklı görünüyor. Çünkü MHP’nin parti yönetimi AKP’ye destek olmaya devam ediyor. MHP’li muhaliflerin 15 Temmuz sonrası eline geçen fırsatın kaybolduğu bir durumda mevcut MHP yönetiminin AKP’ye destek vermesi kendi mevkilerini korumak açısından normal karşılanabilir. Fakat MHP yönetimi bu tavrıyla kişisel çıkarlarını ülke çıkarlarının önüne koyarak AKP’nin dayatmaya çalıştığı devlet eşittir AKP algısını da güçlendirmiş oluyor.

Genel olarak AKP-seçmen ilişkisi düşünüldüğünde AKP yönetimi kendi seçmeninin günlük veya kişisel taleplerini karşılamasının yanında yol, köprü ve inşaat projeleriyle seçmen gözünde çalışkan bir parti izlenimi yaratmayı başardı. Fakat başa geçtikleri dönemde yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklara karşı olduğunu belirten bir yönetimden yoksulsuzluklar konusunda son derece şaibeli bir parti konumuna gelen, yoksulluğun aynen devam ettiği ve yasağı bol bir hükümet konumuna geldi. AKP demokratikleşmeden bahsederken neredeyse attığı her adımda ülkeyi geriye götürdü. Bu açıdan bakıldığında sürekli demokratikleşme iddiasında bulunan AKP yönetimi aslında kendi seçmenini de yanıltıyor.

Son olarak CHP açısından bakılırsa 15 Temmuz sonrası parti yönetiminin tavrı toplumda oluşan CHP algısına yönelik anlayışın değişmesi adına önemli bir adım oldu. Öncelikle CHP yönetimi bu süreçte ülkedeki kutuplaşmayı engellemek için elinden geleni yaptı. Darbe girişiminin hemen birkaç gün sonrasında parti yönetiminin hazırladığı Taksim manifestosu artık partinin darbe karşısında durduğu pozisyonu açıklamakla kalmıyor, sorunların çözümüne yönelik fikirler de sunuyor. Fakat daha da önemlisi CHP’nin izlediği tutum partiye eskiden beri haksız yere yaftalanan ordu destekçisi veya darbe taraftarı parti söylemini de çürütmüş oluyor.

 

 

Kerem Kılıçdaroğlu, Türkiye’de Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünü bitirmesinin ardından ODTÜ’de Asya Çalışmaları üzerine yüksek lisans yaptı. Güney Kore Devleti’nin bursuyla gittiği Kore Üniversitesi’nde karşılaştırmalı siyaset bölümünde doktora tezi hazırlamaktadır.

Düşüncenizi Paylaşın