Sinsi Oyun: Halk Partisini Halktan Kopartmak

Sinsi Oyun: Halk Partisini Halktan Kopartmak

“Cumhuriyet Halk Partisi çok güzel bir partidir. Bu parti özgürlüğü, laikliği, adaleti ve eşitliği savunur… Öte yandan MHP, AKP’nin yancısıdır. AKP küresel güçlerin oyuncağı bir hırsızlar partisi, HDP ise bölücü terör örgütünün sivil uzantısıdır.”

Bu tespitleri yaptıktan sonra gayrı devamını okumaya lüzum yok. İçiniz rahatladı mı? Zaten uzun yazıları okuyunca uykum geliyor, gel gardaş iki el tavla atalım da muhabbetin belini kıralım.

Tavla iyi bir teklif, acaba kabul etsem mi?

Aslında uzun yazıları okurken uykusu gelen okurların aşağıdaki yazıyı okumayarak çok şey kaçıracaklarını düşünmüyorum. Bildiğiniz konuları tekrarlayacağım, yazacaklarımın çoğu kişisel tecrübeye dayalı ve şüphe uyandırıcı biçimde öznel, ayrıca dipnotların sihirli muskalarından da yoksun fikirler.

Bu yazıda CHP’nin son üç yılını kendi gördüğüm, dokunduğum yerleriyle değerlendirip, haddim olmayarak bugün için bir öneri getirmeye çalışacağım.

Fare ile kedinin savaştığı o meşhur Disney filmlerinde, kedi fareyi yakalamakta bir yöntemle başarısız olursa ikinci sahnede bambaşka bir yöntem dener. Oysa ilk yönteminde yaptığı hatayı düzeltip tekrar denese kesin başarılı olacak. Buna rağmen yeni ve bütünüyle bambaşka bir yöntem dener. Neden? Çünkü bu bir çizgi film.

CHP genellikle akıllıca işler yapıyor ama seçim sonuçları beklendiği gibi olmayınca bu yöntemleri tamamen reddedip bambaşka taktik arayışlara girebiliyor. Neden? Bu bir çizgi film değil ki…

2013’e geri dönüp bugüne gelelim:

1 – YEREL YÖNETİMLER BİRLİĞİ

CHP tarihinin belki de en değerli işlerinden biriydi. Bir parçası olmaktan gurur duyuyorum. Bu işte en çok emeği geçen eski vekilimiz Gökhan Günaydın başta olmak üzere, her aşamasında var olan eski Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk, eski Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal ve eski Bakırköy Belediye Başkanı Ateş Ünal Erzen (gördüğünüz gibi artık hepsi “eski”) ve diğer tüm CHP’li belediyelerin katılımıyla benzeri olmayan bir iş yapılmıştı…

Bu projeyle neredeyse her biri kendini bir adanın kralı gibi görebilen ve neredeyse hepsi öyle veya böyle çevresine duvarlar örmüş belediye başkanlarını bir çatı altına toplamıştık.

“Hepsi bir arada. Hepsi kıymetli. Çünkü onlar devlet babanın üvey evlat muamelesi yaptığı, para değil müfettiş yolladığı; buna rağmen bölgelerine rakipsiz hizmet veren süper kahramanlar. Çünkü onlar CHP’li belediye başkanları. Hepsi örnek bir CHP’li gibi, bir CHP’li olarak hepsiyle gurur duyuyoruz. Ey vatandaş, biz belediyeciliği AKP’den çok daha iyi biliriz. Biz çözüm üreten, hep çalışan, halka hizmeti hakka hizmet sayan bir partiyiz. Biz rantçı belediye değil, halkçı belediyeyiz. İşte verdiğimiz hizmetler.”

Gazetelerde “CHP, AKP’nin DNA şifresini çözdü” diye haber olan bu etkinliğin devamı ne yazık ki gelmedi. Çünkü başta söylediğim Disney filmleri gibi, gündem aynı anda patlayan Gezi ile kökten değişince, iş başarısız kabul edildi ve sonra da bütünüyle unutuldu.

CHP’nin elinde AKP ile rekabet edecek bir mali güç yok. Ama CHP’nin elinde AKP ile rekabet edecek olağanüstü bir güç hala var: Yerel yönetimler… İstanbul AKP’nin diyoruz, oysa İstanbul’un on dört ilçesi CHP’nin. Bu on dört ilçe bir üst akılla, bir araya getirilmiş mi? Ben bunu görmedim… Oysa İstanbul’un dinamik nüfusunun, hareket noktalarının, halka dokunma bölgelerinin neredeyse tamamı CHP’li belediyelerde. Böyle bir gücün var ve bunu kullanamıyorsun, israfa bakar mısınız?

Bu on dört belediyenin az farkla alınan beş tanesi önümüzdeki seçim gidebilir, böyle bir kayıp hemen ardından yapılacak genel seçimde AKP’ye moral motivasyon pompalarken, CHP’yi perişan eder… Öte yandan yine az farkla kaybedilen belediyeler var. CHP bu konuda bugünden (aslında dünden) Alman disiplini ve Japon çalışkanlığı ile çalışsa, on dört belediye yirmi belediyeye çıkar ve doğru bir adayla büyükşehir dahi alınır. Böyle bir durumun getireceği rüzgar, genel seçimde fırtınaya dönüşür. Bu modeli bütün Türkiye için kurabiliriz. Bir dahaki seçim Eskişehir gidebilir veya Antalya gelebilir, her iki senaryo da mümkün.

Yerel seçimler AKP’nin genel algı yönetimlerine diğer seçimler kadar izin vermez. Ve yerel seçimlerdeki başarı diğer tüm seçimleri hem moral, hem lojistik olarak etkiler. Ankara, hileli biçimde Mansur Yavaş’ın elinden alınmasaydı, balkondaki o korkunç görüntü verilebilir miydi? Seçimin diğer sonuçları aynı olsa bile, sadece Ankara’da CHP galip gelseydi, ondan sonraki tüm süreç (Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler) böyle işler miydi?

Yerel seçimlerin önemi çok büyük ve CHP’nin yerel seçimlerde bir gün belki “Aaah aaah” diye anımsayacağımız olağanüstü bir gücü hala var. Peki seçimden beri iki yıl geçmesine rağmen bu konuda ne yapıldı? İki koca yıl geçti. Ben hala yerel yönetimlerin genel CHP algısı için bir enstrüman olarak kullanılması adına bir şey yapıldığını görmüş değilim.

AKP bir yandan siyasi söylemleri yükseltirken, bir yandan bu söylemleri hiç umursamayan veya hiç göremeyen sıradan vatandaşa sağlık, eğitim vs ile dokunuyor. “CHP’li Belediyeler Birliği”nin üç yıl önce yaptığı (ve AKP’yi çıldırtan) da tam buydu: Başarılı, halka hizmet götüren, iş bitirici ve birbirini saygılı belediyeler görüntüsünü sahiplenmek.

AKP’nin DNA şifresini çözmüşken, CHP geçen bunca yılda, bu tip bir birlik ve hizmet algısını tekrar inşa etmek adına niye çaba göstermiyor? CHP’nin elindeki çok sayıda belediye genel olarak CHP’nin “iş yapan parti” algısı için muazzam bir kaynak. Hatta tek kaynak…

Örneğin Çankaya’nın görevi %65 olan oyu %66 yapmak değil; örnek bir belediye olarak yarın Mamak’ta AKP’ye giden beş puanı geri alıp, Mamak’ın alınmasına sebep olmak. Aynı şey Nilüfer, Seyhan, Muratpaşa, Şişli veya İzmir, Eskişehir, Giresun için de geçerli. CHP’li belediyelerin alan savunması değil, algı saldırısı yapmaları gerek. Örnek gösterilen, kıskanılan ve moral motivasyonları zirvede belediyelere ihtiyacımız var. Bu da ancak elbirliği ve irade birliği ile olacak bir konu.

Seçimden beri geçen uzun zamanı bu konu özelinde inanılmaz bir kaynak israfı olarak görüyorum. Bu işlerin başına, yerel ve genel seçim arası AKP’den 10 puan kopartıp, 20 puanlık avantaj sağlayan (Örneğin Eskişehir’de Büyükerşen sadece 3 puan kopartabilip, 6 puanlık bir avantaj yaratabilmişti) Seyit Torun getirildiği için umutluyum. Umarım bundan sonra zaman, şu ana kadar yapıldığı gibi heba edilmez.

Kıssadan hisse: Mucizeyi gökte arama yerelde ara.

2 – GEZİ

Gezi sürecine kısaca değineceğim. Birebir tanıklıkla: Gezi’de on binlerce CHP’li miting meydanına dolarken grup yöneticilerinin anons ettiği tek bir şöz vardı: “Parti bayrağı ve sloganı yok arkadaşlar… “ Ben Gezi sürecinde CHP’nin olgunluğuna hayran kaldım. Yaş itibari ile ölümcül hasarlar alabilecekleri halde Toma’ların, gaz bombalarının önünde gençlere siper olan CHP yöneticilerini tereddütsüz biçimde alkışlıyorum.

Kıssadan hisse: Güç sessiz olunca daha da güçlüdür.

3 – 17/25

İşte bu süreç bence kötü yönetildi. Kılıçdaroğlu taraf oldu, kürsüden AKP liderine sürekli biçimde “hırsız” dedi… Bunu söylerken dayanağı tapelerdi ama tapelerin nereden, kim tarafından ve hangi amaçla piyasaya sürüldüğünü kimse bilmiyordu.

AKP’yi yerle bir edecek muazzam bir gol pası, böylece kale dışına atıldı.

CHP’nin yapması gereken tapelerin değil, hukukun yanında taraf olmaktı. Yani “Ortada korkunç iddialar var. Bu iddialar farklı odaklar tarafından piyasaya sürülmüş olabilir. Hem iddiaların kaynaklarını, hem de iddia edilen suçlamaları araştırmak hukukun görevidir. Biz CHP olarak, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın bu düzeyde bir suç şebekesine liderlik ettiğine inanmak istemiyoruz. Korkunç iddiaların gerçek olup olmadığını anlamak için bağımsız yargının arkasındayız”

Bugünden bakınca “Sen bunları söylesen de adam umursar mı? Yargıyı alır çöpe atar,” diyebilirsiniz. Ama bu söylemdeki amaç “adam”ın ruh halini değiştirmek değil, yerel seçimlerde politize ve polarize olan seçmen algısını yumuşatmak.

CHP seçim öncesi (hele de yerel seçim öncesi) şiddetle kaçması gereken siyasal kutuplaşmayı, kaçmayı bırakın körükleyen parti durumuna geldi. Komplo teorilerini biraz ciddiye alsam, tüm bu tapelerin yeni bir “mazlum”luk algısı yaratmak için bilinçli sürüldüğünü söyleyeceğim.

Çünkü paradoksal olarak, süreç hem AKP’yi güçlendirdi, hem de böylece AKP’nin yargıdaki mafyatik hegomanyasını sağlamlaştırdı. Bazen rakibini yumruk atarak değil çiçek uzatarak yenersin. Elbette ki asrın yolsuzluğu karşısında çiçek uzatılmamalı ama kaynağı belirsiz iddiaları taraf olarak sahiplenip yargıyı kürsüden bildirmek (yani yargıç olmak), her ilde, her ilçede en az 4-5 puanı AKP’ye kaydırdı ve bu puanlar çoğu yerde seçim sonuçlarını belirledi…

CHP, bir benzerini 2007 seçimlerinde yaşadığı aşırı politik seçim kampanyalarının hazin sonuçlarını niye analiz edemiyor bir türlü anlamıyorum.

Karadeniz’de CHP’li bir belediye başkanı adayının şu sözlerini unutamıyorum: “Yahu Kemal Bey çıktı kürsüye, hırsız şerefsiz diye kırdı döktü… Bu ilçede insanlar sadece TRT izler, çoğu ne olduğunu bile bilmeyen temiz köylülerdir ve çoğu da AKP’ye oy vermiş insanlardır. Şimdi sen adamların oy verdiği partinin liderine kürsüden küfredersen, ben yerel seçim için bu insanlardan nasıl oy isterim?”

Kıssadan hisse: Sirkenin kıvamı, belirler yararı.

4 – YEREL SEÇİMLER

Yerel yönetimler konusunda genelleme içeren tahliller yapmak zor oluyor. Benim bildiğim, duyduğum, tanık olduğum konular var; hiç bilmediğim konular da var.

Ama genel olarak, CHP’nin yerel seçimlerdeki orta sağdan oy alma niyetinin akıllıca olduğunu düşünüyorum.

Seçimdeki başarısızlıklar bu karar nedeniyle değil, parti örgütleri ve aday olamayanların çelmeleri gibi klasik darbelerden ve bundan daha önemlisi genel merkezin üçüncü maddede açıklamaya çalıştığım 17/25 konusundaki yapısal söylem hatasından kaynaklanıyor.

Bunun dışında her ilin, her adayın seçimi ve seçim performanslarıyla ilgili ayrı ayrı yorumlar yapılabilir ama buralara girmek istemiyorum. En azından bu yazıda.

Özetle, CHP’nin kararı teorik olarak yanlış değildi. Bu kararla öne sürülen her aday mükemmel miydi tartışılır ama “orta sağ seçmenden oy almalı” fikrinde bir yanlışlık görmüyorum. Toplum tarafından sevilen, yolsuzluğu arsızlığı olmayan, ortak siyasi paydalarda buluşulan adaylar ilerideki seçimlerde de aday gösterilmeli. Ancak bu son anda apar topar yapılmamalı. İl ve ilçe örgütlerinin hiç tanımadığı insanlar gökten zembille indirilmemeli vesaire.

CHP çizgi filmdeki kedi gibi, hatayı doğru yaptığı yerde aramamalı; yanlış yaptığı yerde aramalı. Siyasi öfke, yerel seçim iletişiminin konusu değil.

Kıssadan hisse Çin’den gelsin bu kez: Kızgınken mektup yazma.

5 – CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ

Deveye sırtın eğri deme hikayesi… Her şeyi baştan aşağıya yanlış bir seçim süreci. Tanık olduğum konuların onda biriyle romanlar yazabilirim.

En baştaki yanlış “tanıtım bütçesi toplama” süreci madrabazlığında. AKP iktidarın gücünü pervasızca kullanıp akıllara zarar bir bütçeyle (benim tahminim ortalama bir Reza’nın bir yıllık geliri kadar bir bütçeyle) seçim kampanyası yaptı. Kimse bu paraları nereden buldun demedi. Kimse devlet olanaklarını neden kendin için kullanıyorsun demedi. Diyen olduysa da kimse o sesi duymadı. Ramazan ayında yaz sıcağında açık hava soğutmalı mitingler yapıldı, millet serinlemek için mitinge gitti: Bu işlerin bütçelerini tahmin edemiyorum. Yüksek Seçim Kurulu’nun kesin olarak yasakladığı dini semboller, yasaklara rağmen kullanıldı, kimse durduramadı. Ve en nihayet Konda denilen araştırma şirketi tek başına Türkiye’nin geleceğini dizayn etti. Seçime üç gün kala: Sonuç %58 dedi. Bunu ilan etmek yasak ve suç olmasına rağmen ve en yandaş araştırma şirketi bile %53’ü geçmezken… Karşı devrim tarihi yazacaklar Konda’yı asla unutmamalı.

Ama tüm bunlar AKP sermayesiyle yapılan ve CHP’nin engelleyemeyeceği konular.

Oysa CHP’nin de büyük bir hatası var: Niye çatı aday gösterdi? “Niye bu çatı adayını gösterdi?”den çok önce, niye bir çatı aday gösterdi?

Daha üç ay önce yerel seçimde sırf Mansur Yavaş’ın oyları bölünsün ve CHP kazanamasın diye Ankara’da olmadık bir aday gösteren MHP’nin nesine güvendi de üç ay sonra MHP’nin aklıyla iş yaptı?

Neden, örneğin Muharrem İnce gibi örgütü coşturacak bir konuşma ustası veya Umut Oran gibi cumhurbaşkanı imgesine uyan bir aday gösterilmedi? Dahası AKP ve HDP kendi genel başkanlarını sunarken CHP niye kendi genel başkanını aday göstermedi?

İki partinin ayrı aday çıkartması durumunda CHP de, MHP de kendi adayları için var güçleriyle çalışacaklar ve seçim kesinlikle ikinci tura kalacaktı. Bütün mesele de seçimi ikinci tura taşımaktı zaten. Eğer seçim ikinci tura kalsaydı Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olma olasılığı düşerdi. Çünkü ikinci tur seçimde Kürt ve Türk milliyetçi seçmeni bir tahterevallinin iki ucunda salınacaktı, birine giden ötekini kaybedecekti.

Bu konu da muhtemelen bu yayının bir başka sayısında tek başına işlenmeyi hak ediyor. Bu genel değerlendirme yazısında CHP’ye önerim, bir daha asla iki turlu seçimde çatı adayı arayışına girmemesi, tabi bir daha bir seçim görebilirsek.

Kıssadan hisseyi Çehov’dan rica edelim: Yalnızlıktan korkuyorsanız, evlenmeyin.

6 – 7 HAZİRAN SEÇİMLERİ

CHP’nin yakın tarihteki en başarılı seçim kampanyasıydı. Yıllardır yazdığım belki de her şeyin uygulandığını gördüm. Merkez Türkiye CHP’ye çok büyük bir katkı yaptı ve ilk kez AKP’li seçmenin bir bölümünde (büyük kısmı oy kararlarını değiştirmese bile) “Bu CHP’de iş var” algısı oluştu. Asgari ücret, emekli, köylü gibi konular; tam da benim hep hayal ettiğim gibi siyaset dışı seçmenin hayatına dokunan çok akılcı işlerdi. Seçim kampanyası dillere dolanan, tepki ve takipçi yaratan birinci sınıf bir kampanyaydı.

Her şey güzeldi ama CHP oylarını artıramadı. O halde bir dahaki seçimde bu yaptıklarımızı tamamen unutalım ve tam tersi bir strateji izleyelim.

Bir kez daha Disney örneğine dönüyoruz.

Seçimden hemen sonra CHP içindeki bazı insanlar başarısızlığı öne sürerek yapılan işleri karalamaya başlamıştı bile.

Olumlu mesaj iyidir, proje sunmak projenin kendisinden bile önemlidir, gündelik dertlere dokunmak seçim kampanyalarının temelidir, pozitif ve güvenli bir ses tonu kampanyalarda hava su kadar gereklidir.

Bu nedenle CHP’nin oylarını artıramamasının nedenlerinin bu kampanyayla ilgisi yok. Aksine bence, eğer böyle bir kampanya yapılmasaydı CHP’nin oyları belki de yirmilere kadar düşecekti.

Ben seçimden hemen sonra biraz sayısal veri, biraz da mesleki tecrübeyle bir tespitte bulundum ve bunu Metropoll Araştırma’nın dahi yöneticisi Özer Sencar’a sordum. Bana “Haklı olabilirsin” dedi.

Tespitim şuydu: CHP Haziran seçiminde AKP’den en az dört puan aldı. Bu bir ilk.

Peki oyları niye artmadı? Çünkü MHP ve HDP’ye dört puanlık seçmeni kaydı.

Bakkal usulü analizle CHP’nin oyları sabit, AKP’den sekiz düştü MHP ve HDP sekiz yükseldi, demek ki AKP’nin oyları MHP ve HDP’ye kaydı denebilir. Oysa formül o kadar basit değil.

Bence ilk başından beri AKP’ye oy veren seçmen (AKP’nin onda biri veya onda birinden az kısmı) Haziran seçiminde hayatlarında ilk kez CHP’ye şans vermek istedi. Bunlar benim Selim Türkhan dediğim, siyasetsiz seçmenler. Aslında siyasetsiz seçmenlerin oyu çok daha fazla ama seçim kararı adım adım değişiyor. Bu konuları “AKP Neden Kazanır? CHP Neden Kaybeder?” adlı kitabımda uzun uzun anlatmıştım.

CHP daha çok parası olup, daha uzun soluklu bir kampanya yapabilseydi AKP’den aldığı oy on puana kadar yükselebilirdi. (Örneğin bakınız Ordu’da yerel seçim ve genel seçimde alınan oylar. AKP’den 10 puanın direkt CHP’ye kayması mümkün)

Öte yandan aynı dönemde “Aman HDP barajı altında kalmasın” diye, zaten CHP’ye kerhen oy veren hatırı sayılır bir CHP seçmeni (veya mecburen CHP’ye oy veren kişiler) HDP’ye kaydı. CHP’den ayrılıp mikro partiler kuran eski vekiller belki seçimde hüsrana uğradılar ama söylemleriyle CHP ve MHP arasında köprüleri sağlamlaştırdılar. Bu köprülerden bir kısım seçmen MHP’ye geçti.

Özetle, HDP bu seçime parti olarak girme kararı almasaydı CHP sol seçmeni büyük oranda tutmayı başaracak ve oyu %30 bandına yaklaşacaktı. İyi bir iş yaptı CHP. Ama iyi yaptığının farkında olmazsa, nasıl daha iyisini yapabilir ki?

Kıssadan hisseyi Necip Fazıl’dan alsak kıyamet kopmaz umarım: Bir tohumda, gövdesi dalları, yaprakları ve meyvesiyle bütün bir ağaç gizlidir. 

7 –  HAZİRAN SONRASI VE KAFAMDA DELİ BİR SORU

7 Haziran seçimleri kafaya deli sorular koyma zirvesiydi. Açık gerçek: Meclis Başkanı’nı muhalefet seçseydi, çorap sökülmeye başlayacaktı. Şaşılacak kadar kısa sürede Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay matematiği değişecek ve daha hükümet kurulmadan devran tersine dönecekti… Bu sürecin başarısızlığında herkes MHP’yi suçluyor. Ama bu site MHP’lilerin okuduğu dergi şeklinde bir bülten değil, demokrasiyi hazmetmiş CHP’lilerin okuduğu sorgulayan bir yayın. Ve sırası gelmişken bu es geçilen kritik soruyu da burada sormak şart:

1 – Eyy CHP, bu MHP daha üç ay önce sırf senin adayın Ankara’yı kazanmasın diye, Ankara’da aday gösterip Ankara’yı Gökçek’e teslim etmişken, sen neden MHP adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’nu Cumhurbaşkanlığı için çatı adayı gösterdin?

Bu soruyu zaten Cumhurbaşkanlığı Seçimi kısmında da sormuştuk ama esas soru şimdi geliyor:

2 – Eyy CHP, bir yıl önce MHP adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’nu Cumhurbaşkanı adayı olarak gösterdin de, bir yıl sonra neden Meclis Başkanı adayı olarak göstermedin? Nerden çıktı RTE ile bire bir görüşmeler filan? Protokolün bir numarası olması için aday gösterdiğin ve seçmenlerine “tıpış tıpış oy vereceksin” dediğin kişiye, protokolün iki numarası Meclis Başkanı olması için tıpış tıpış niye oy vermedin? Halk oylaması, reklam kampanyası, miting filan da istemiyordu, sadece bir karar verecektin ey CHP… Bu topu neden AKP’ye kaptırdın? “Laiklik anayasadan kaldırılmalı” diyen bir bünye meclisin başına geçti ve bu tek hamle ile AKP 7 Haziran sonuçlarını yerle bir etti… Milletçe ne yapalım şimdi seni, alkışlayalım mı?

8 – 1 KASIM SEÇİMLERİ

Bu seçimle ilgili bir analiz yapılabilir mi? Seçim hileleri, sandık oyunları, dini siyasete alet etmekle başlayıp kürsüden yalanlar saçarak devam eden tüm şikelere alıştık artık.

Ama haziran ve kasım arasında bu şikeleri aşan korkunç olaylar oldu.

Ankara patlamasının hemen ardından yıllardır gizli gizli AKP’ye oy veren emektar bir çalışanım ilk kez, benim yanımda ve gür bir sesle “Bu seçim AK Parti’ye oy vereceğim,” dedi… Onu (her nasılsa) bu kararlılığa iten şey Ankara’daki korkunç eylemdi. Üzerinde analizler yapılması gereken bir eşik bu. Ankara’da bomba patladı ve AKP’nin oyu en az beş puan arttı, bir anda.

Türkiye tarihinin en karanlık seçimidir 1 Kasım 2016 seçimi. Bu nedenle iletişim açısından analiz q anlamsız geliyor açıkçası.

Yine de, bu seçimde yapılan bir hataya da değinmek istiyorum: Şiddet olayları neticesinde sokak mitingleri, sokak çalışmaları, afiş, bayrak vs asma gibi çalışmalar “centilmenlik anlaşması” gereği iptal edildi.

Pabucumun centilmenliği… Sadece CHP değil, irili ufaklı birçok partinin kendini ifade edebileceği yegane alandır sokak propagandaları. Bunlar engellendi ama milyonlarca liraya mal olan dev prodüksiyonlu AKP reklamları Türkiye’nin tüm televizyonlarını pervasızca istila etti. Başka hiçbir partide televizyon gazete reklamı yapacak para olmadığı için, Türkiye tek parti seçime giriyor gibi seçime girdi.

Kıssadan hisse: Bir pireysen ve rakibin de bir filse, sakın ola ki centilmenlik adına pire olmaktan vazgeçme. Fil sana “zıplamayalım” derse, zıpla gitsin.

9 – 15 TEMMUZ VE ÖTESİ

Okuduğunuz yazı 2016 mayısında yazılmıştı. Ardından kadar birkaç korkunç terör saldırısı ve ardından 15 Temmuz darbe girişimini yaşadık.

15 Temmuz, bu yazıda anlatılan konuları değiştiren bir farklılık yarattı mı?

Daha bombardıman uçakları havalarda uçarken CHP, yapması gerekeni net biçimde yaptı ve darbeye karşı çıktı.

Sonraki süreçte yaşananları analiz etmek bu yazının konusu değil. Ayrıca halen sürecin içindeyiz ve yarın ne olacağını etraflıca öngörmek çok zor.

Ama görüntüye bakıp “Halk Partisi’nin halktan koparılma süreci”nin sona erdiği gibi fazlasıysa saf bir hayalcilik içinde asla değilim.

Yenikapı’da yapılan mitinge katılıma dahi Kılıçdaroğlu zor karar verdi ve bu kararı parti içinde bölünmeye yol açtı.

AKP’nin, CHP’yi mitinglere davet etmesi, CHP’yi halktan kopartma projesinin bittiği anlamına gelmiyor.

CHP miting ve toplantılara, aşiret düğününe çağırılan ilkokul öğretmeni gibi katılıyor.

Düğün ahalisi “Üğretmen Bey”in “bizden” olmadığına emin ama misafire ayıp olmasın diye saygılı davranıyorlar. “Üğretmen Bey” de tüm bu aşiret banallığından kusmak üzere ama aksi halde köyde barınamayacağı için mecburen tıpış tıpış gidiyor düğüne. Geç saatlerde halaya bile katılabilir ama bu, onun “yaban”lığını değiştirmez.

CHP yönetimi iyi niyetle çabalıyor ama düğüne katılmakla mesele çözülmüyor maalesef.

Kıssadan hisse: Bağıranlara kulaklarını tıka, fısıldayanları duyacaksın.

BİZLERRR ve BUNLARRR

Facebook sayfamda şunu yazdım: Neredeyse yarım yüzyıllık tecrübeyle söylüyorum: Gürültücü yavşaklara bakıp tüm ülkeyi yargılamayın. Ezici çoğunluk dürüsttür ülkemizde.”

Büyük bölümünün CHP’li olduğu aşikar takipçilerim “Katılmıyorum”, “Hadi oradan”, “Hiç de öyle değil”, “O eskidendi” gibi itiraz yorumları yazdılar. Benimle aynı fikirde olan tek yorum okumadım.

Bu yazıya “CHP iyi, diğerleri kötü” diye özetlenebilecek ironik bir paragrafla başladım. Bir ironi olarak yazdığım o ilk paragraf, gündelik hayatta sık sık karşıma çıkan bir söylem aslında. Bir CHP’li sahiden de böyle düşünüyorsa nasıl daha fazla oy almayı hayal edebilir ki? Ülke bu, durum bu, ahval ve şerait bu… Biz haklıyız, siz haksızsınız diye AKP’ye oy veren tüm seçmenlerin kafasına sopayla mı vuracağız? “Niye bizi değil de hırsızları seçiyorsun?” diyerek kulaklarını mı çekeceğiz? Veya “Hepiniz hırsızsınız ulan” diye nara mı atacağız?

Çok büyük bir tehlike ve aymazlık görüyorum:

Muktedir, Gezi’den beri, önce yarı bilinçle, zamanla tam bilinçle muhalifleri toplumun diğer kesimlerinden ayrıştırmaya, kamplaştırmaya çalışıyor. Tüm mafya organizasyonu, tüm sokak çeteleri, tüm televizyon şovlarının ortak amacı bu: “Halkın bir kısmının, öteki kısmından nefret etmesi, yabancılaşması”… Üstelik bu iki taraflı bir çaba, kendi seçmenlerini muhalif seçmene düşman yaptırmaya çalışmak görünür olan kısım. Esas tehlike muhalif seçmenin AKP’li seçmenden nefret etmesi için yapılan algı yönetimi. Ki, 15 Temmuz sonrası bu konuda hiç gaz kesilmedi, aksine farklılıklar artık sadece Hobbes’çu bir “Kral tapınması” şemsiyesi altında mümkün görünüyor.

Biz de bu algı savaşına  bilmeyerek destek oluyoruz. Cahil seçmenle alay eden videoları paylaştıkça, dost sohbetlerinde kabahati onlara yükledikçe, “bu milletin hepsi hırsız” dedikçe sadece diktanın işine yarayacak bir yabancılaşma ve umutsuzluk sarmalı içine giriyoruz. Demokrasi Nöbeti mitinglerini bile doğru okuyamıyoruz. Evet, üstte strateji güden ve algı yönetimi yapan bir zihin var ama o mitinglere katılan insanların ezici çoğunluğu iyi niyetli ve dahası “iyi” insanlar.

Eğer yukarıdaki Facebook paylaşımını tamamen aynı sözcüklerle, bundan üç yıl önce Gezi günlerinde paylaşsaydım eminim ki şimdi bana itiraz yorumları yazan arkadaşların çoğu “Elbette ya, halkımız bizim, canım halkım” derlerdi.

Halbuki aynı leş insanlar, aynı üçkağıtçılar, aynı sidikli faşistler o zaman da vardı.

Gezi’de halkımızı seviyorduk. “Korkma la, biziz, halk” Gezi’nin en tutan sloganlarından biriydi. Ne oldu da bu hale geldik?

Geldik mi, getirildik mi? Biri bizi (de) aldatıyor olmasın sakın?

Hiçbir muktedir halkın birbirini sevmesini istemez, halkın kendisini sevmesini ister. Bu nedenle tarih boyunca hep “bizlerrr ve bunlarrr” diye bölerler toplumları. Bu nedenle solcu gençlerin “Biz halkız la” diye slogan atabildiği bir ortam, iktidarların aşil topuğudur. Gezi’den bu nedenle ölesiye korktular: “Ya halk birbirini severse? Ya halk tepelerinde bir çobana ihtiyaçları olmadığını çünkü koyun değil, insan olduklarını anlarsa?”

Gezi’den beri büyük bir kumpasa girişildi. Ve biz de oltayı yuttuk: Gitgide kendi içimize kapanıp, kendi doğrularımızdan siperler kazmaya başladık. O siperler hem bizim, hem ülkenin mezarlığı olacak, farkında değiliz.

Buna bir dur demeliyiz arkadaşlar.

CHP’nin adı Cumhuriyet Halk Partisi ve bu halk, en azından yüzde doksanıyla hala bizim halkımız.

Bu halkın büyük bölümü açıkça kandırılıyor. Sadece haber programlarıyla değil, (çoğu haberleri izlemez bile): Magazin programları, yarışma programları, Osmanlı şişirmeleri ve fantastik dizilerle korkunç bir algı piramidi oluşturuluyor. Bir hafta zorunlu yandaş tv izleyin, bir de bakmışsınız ki Türkiye açık ara dünya lideri, Rusya ve ABD ikincilik için kapışıyor. Ancak faşizm distopyalarında hayal edilebilecek oranda bir medya tahakkümü yaşıyoruz. Eğitim ise tükürük kovasına döndü.

AKP’ye oy veren seçmenin iktidar dengelerini yerle bir edecek kadar büyük çoğunluğu nesnel bilgiye asla ulaşamıyor. Şimdi biz bu insanları neyle suçlayacağız? Bilmedikleri bir şeyi savunmadıkları için mi?

Sadece Türkiye’de değil, dünyanın genelinde de insanlar dürüsttür. İnsan dürüst olmasa gündelik hayat sürmez. Toplum birbirini dengeler, ölçer, tartar, yargılar. Mahalle dürüst olmayan manavı anında mimler, hayat milyonlarca sessiz ve dürüst insanın dikkatiyle sürebilir.

“Muhasebecini hırsız yapmak istiyorsan onu denetleme” diye bir söz vardır. Türkiye’de ahlaksızlık, tepeden aşağıya dizayn ediliyor. Toplumun denetleme mekanizmaları bilinçli olarak tahrip ediliyor. Bu belki her zaman böyleydi ama zaten her zaman da bu herifler iktidardı. Sadece son dönemde tek başına olmanın pervasızlığıyla iyice coştular, hepsi bu.

Sigaraya alışan abinin kardeşlerini de sigara içmeye zorlaması gibi, bir proje tepeden aşağıya yürütülüyor. Toplum böyle çökertilir, ülke böyle ele geçirilir.

Halkımız iyidir. Halkımız her şeye rağmen çoğunlukla dürüsttür. Halkımıza güvenmezsek, neye güveneceğiz? Halkı olmazsa bir ülkeden ne kalır ki geriye?

Uğursuz sağcının görevi halkı kendi gibi yapmaksa, onurlu solcunun görevi de aynı halkı hak ettiği gibi dürüst bir toplum olmaya zorlamak. Sağcı yapması gerekeni yapıyor, solcu bu oyuna niye alet oluyor? Halkı sevmeyen halkçı olur mu yahu?

Bu oyunu bozalım gayrı.

Bu umutsuzluk, bu içine kapanıklık sıktı artık. Biz karalar bağlarken, bahçedeki ağaçlar üç kez yaprak döktü, üç kez çiçek açtı. Zaman durmuyor.

Halkın yarısı demek olan AKP seçmenini genellemelerle ayrıştırma tuzağına düşmemek ve bu seçmeni tepeden konuşmadan dinlemek zorundayız. Hepsi palalı değil, hepsi Kabataş yalancısı değil. Hatta göreceksiniz böyle lağım fareleri onda bir bile değil.

Biz genelleme yaparak yaftaladıkça, onlar da genel bir korunma kalkanı içine giriyorlar ve yekpareleşiyorlar. İddialara yanıt veremedikleri noktada çareyi Erdoğan’ı kutsallaştırmakta buluyorlar. Kundera’nın özlü sözüyle, “Vurduğumuz yer kimlikleri haline geliyor.”

Bu fasit daireyi aşmak için iş yine “okumuşlar”a düşüyor. Başka çare de yok.  Yazının ilk kıssa’sında uzun uzun anlattığım yerel yönetimler işte bu nedenle çok kıymetli. Yerel yönetim demek politikadan uzaklaşıp salt hizmetle, vatandaşa sağlık, eğitim, kültür, ulaşım imkanları sunmakla var olmak demek. Müzmin muhalif CHP’nin, iktidar olduğunda muvaffak olacağının tek kanıtı yerel yönetimdeki başarıları. Çünkü yükselen politik söylem ancak gündelik konulardaki dokunuşlarla halka dokunacak hale gelebilir.

İnanın, 16 Temmuz 2016’da dahi insanların önemli bölümünün sorunu, çocuğun okulu, kızın nişanı, sokağın toplanmayan çöpüydü.

Bir tanıdığım CHP’ye oy veriyor. Ondan son üç yılın analizini yapmasını istedim. Bana, tıpkı bu yazıda olduğu gibi, Gezi’den başlayan, tapelerle devam eden ve seçimlere uzanan heyecanlı bir nutuk çekti.

Bir tanıdığım da AKP’ye oy veriyor. Ondan da son üç yılı analiz etmesini istedim:  “Valla ne bileyim,” dedi. “Oğlan mezun oldu ama iş bulamadık. Kızım bana torun verdi, üç yıldır torun seviyoruz.”

Kıssadan hisse: Hayat o kadar politik değil ama politikada kazanmanın sırrı da yine bu hayatın içinde.

Yazıyı sonuna kadar okuyup uykusu gelmeyen arkadaşlar, hadi bir mola verin. AKP’ye oy vermiş, bu nedenle sizi sinir eden, uzun zamandır konuşmadığınız birileri mutlaka vardır. Bulun onları ve iki lak lak edin. Hatta, hiç yorum yapmadan, sabırla ve güler yüzle, sadece dinleyin. Hazır fonda da “Wind of Change” çalarken.

Ne dersiniz?

1971 Bursa doğumlu, okur ve yazar. Bursa Erkek Lisesi, Kayseri Fen Lisesi ve İktisat Fakültesi'nde öğrenim gördü. 1983 yılından beri yazılarından telif alıyor, 1985 yılından beri gazetelerde çalışıyor. Mizah dergileriyle başlayan yazarlık serüveni, edebiyat ve sanat dergileriyle devam etti. Üniversiteye başladığından beri reklam dünyasının içinde ama kendini "reklamcı" diye tanımlamıyor, çünkü "reklamcı"lığın bir "kimlik" değil, bir "giysi" olduğuna inanıyor. Başsoy "Reklamcı Nedir? Nasıl Reklamcı Olunur?" isimli deneysel "kitabımsı"sında okurlara bu ayrımı anlatıyor. 2011 yılında çıkan "AKP Neden Kazanır? CHP Neden Kaybeder?" kitabı ile Türkiye'de AKP dışında hiçbir partinin doğru algı yönetimi yapmadığını, bu nedenle kaybettiklerini ve böyle devam ederlerse sonsuza dek kaybedeceklerini anlattı. Ateşli Kitaplar adını verdiği mini kitaplar dizisiyle, yirmi yıldır yazdığı tüm deneme, öykü, masal ve aforizmalarını bir araya getiriyor. Ateş İlyas Başsoy ulusal ve uluslararası çok sayıda ödül kazandı. Türkiye Zeka Vakfı Genel Kurul üyesidir.

4 Yorum

  1. mustafa karahan says:

    Sayın Ateş İlyas BAŞSOY, uzun tahlilinizi zevkle okudum. Yararlandım, ama yanlışlarda gördüm. Yazmak zorunda hissetim kendimi.
    yerel yöneticiler konusu;
    Türkiyenin en başarılı belediyeleri olan Aydı ve Eskişehir’dir. Yerel seçimlerde yüksek oy oranına karşı genel seçimlere yansımamaktadır. Nedenini genel değerlendirme AKP başarısının sırrı bölümünde anlatılacaktır.
    CHP nin siyasal kutuplaşmayı körüklenmesi konusu, bu yazıyı yazma gerekçem olmuştur.
    AKP başarısını kutuplaştırma sayesindedir. CHP birleştirici güç sloganı ile bu kutuplaşmayı kırmaya çalışmış fakat başaramamıştır. Zaten başaramaz, başardığı gün AKP’nin sonu gelir
    17-25 aralık hırsızlık-yolsuzluk olayı:
    CHP çok iyi kullanmış ama AKP nin daha doğrusu RTE nin çalışması sonucu, halkın değer yargılarının bozulmasına sebep olmasına rağmen
    RTE bu yolsuzluk olayını darbe diye aldatabilmiştir.
    RTE AKP neden başsarılı:
    a-kutuplaşmayı kemikleştirmiştir
    b-17-25 aralık yolsuzluk olayı 24 tv 34 gazete ile yalan propagandayı çok iyi kullanmış, yanına yasal olarak yasak olmasına rağmen Allahı’da kullanarak bunun darbe olduğu algısını yaratmıştır.
    (daha sonra devam edeceğim, yoruldum)

  2. Türkay says:

    Uzun zamandır bir Bilgi Kirliliği süreci yaşıyoruz AMA bence Analiz tam karar yerinde.!!!
    Ülkemizi ve Halkımızı kötüleyecek her şey aslında bize yani Ülkemize darbe vuruyor.
    Ve yazının bence özü;
    “Halkımız iyidir. Halkımız her şeye rağmen çoğunlukla dürüsttür. Halkımıza güvenmezsek, neye güveneceğiz? Halkı olmazsa bir ülkeden ne kalır ki geriye?”
    cümlenizde geçiyor.
    Kırmadan, Dökmeden iletişim kurmak ve anlaşılmaya çalışmaktan çok anlamaya çalışarak hayatı paylaşmaktır çözüm…..

Düşüncenizi Paylaşın