Putin Sevdasının Türkiye Halleri

Putin Sevdasının Türkiye Halleri

15 Temmuz 2016’dan bugüne AKP Hükümetinin Rusya Federasyonu ile daha önce yaşadığı krizi çözme adına yaptığı hamleler, iktidarın kimseye hesap verme gereği duymadan çıkarttığı krizleri yine kimseye hesap verme gereği duymadan sonlandırma girişimlerinin klasik bir örneğini oluşturdu. Muhalefetteki irili ufaklı birçok partinin ise Türkiye’nin dış politikada Ahmet Davutoğlu’ndan sonra da devam eden yalnızlığı ve etkisizliğine dair sessizliğinin bu kadar uzaması ise oldukça tedirgin edici bir hâl aldı. Üstelik mesele Rusya ve Vladimir Putin olduğu zaman bu sessizliğin ya da kaygısızlığın temelinde ülkedeki birçok siyasi hareketin farklı gerekçelerle Putin rejimine duyduğu sempatiyi de hesaba katmak gerekiyor. İktidarın ve farklı muhalif grupların Putin’e yaklaşmaktan şikâyetçi olmadığı bir ortamda mutabakatın ortaya çıkması da zor görünmüyor. Fakat bu sempati birazcık deşilse, Türkiye’deki yaygın Putin sevdasının aslında ne kadar yüzeysel ve hatta ideolojik olarak tutarsız kaynaklara dayandığı anlaşılabiliyor. Öyle ki, çoğu siyasi grup, kendi yerleşik ideolojileriyle ters düşebilecekleri kadar anlamsız noktalarda Putin’e hayranlık besleyebiliyor.

Reisçilerin Putin Tutkusu

Siyasal İslam ideallerinden uzaklaşıp merkez sağ popülizmine çoktandır saplanan AKP’nin siyasal söyleminde Türkiye’nin son 6 yıldaki dış politika başarısızlıklarını reddetmek, Türkiye’nin dünyada bir oyun kurucu, Erdoğan’ın da bir “dünya lideri” olduğunu vurgulamak çok önemli bir yer tutuyor. Artık kendini “reisçi” olarak adlandırmaya başlayan Erdoğan hayranı siyasi kitle için reislerini kıyaslama anlamında da Putin bir model olarak öne çıkıyor. Kendi ülkesinde muhalif kurum ve partilere karşı eli daha güçlü olan, Batı dünyasına karşı da biraz daha bağımsız davranabilen Putin’in, Erdoğancıların özlem duyduğu bir profile sahip olduğu, iktidar yanlısı çevrelerin çeşitli yorumlarından anlaşılabiliyor. Fikirlerinden çok saç modeliyle hatırlanan bir Cumhurbaşkanlığı eski başdanışmanının Rusya ile yaşanan krizler öncesinde birçok televizyon ekranında “dünya lideri sıfatını sadece Sayın Erdoğan ve Sayın Putin hak ediyor” şeklindeki sözleri ise Erdoğan taraftarı çevrelerde yaygınlaşmakta olan Putin hayranlığının, saray çevrelerinde de pek rahatsızlık yaratmadığına dair bir işaret olarak algılanabilir. Siyasi iklim açısından nefes almanın daha zor olduğu Rusya’da, milliyetçilik, muhafazakârlık ve popülizmi oldukça dengeli harmanlayan; parlamentodan medyaya, sosyal yardım ağından sivil topluma kadar her yerde toplumsal kontrolü elinde tutan Putin’e muhalif olmak, Türkiye şartlarına kıyasla çok daha zor. Erdoğan’ın hâkimiyetinin arttırılması taraftarı olan ve bunu açıkça dile getiren kişiler için muhalefetin, seçilmiş liderin başını daha az ağrıtabildiği bir düzenin beğenilmesi şaşırtıcı değil. Fakat bu beğeniye sahip olanların kendi siyasi eylemlerini “demokrasi nöbeti” olarak tanımladıklarını hatırladığımızda, Türkiye’de geniş kitlelerin demokrasiden ne anladığını, sözlükte demokrasi olarak tanımlanan şeyi ne kadar içselleştirebildiğini sorgulamak gerekiyor. Demokratik oylarıyla başa getirdikleri lider için canlarını tehlikeye atarak direnmeleri ne kadar takdire şayan ise, o lidere karşı olanlara yönelik tahammülsüzlükleri de o kadar dikkate şayan görünüyor.

Daha yaman bir çelişki ise İslam kimliği etrafında AKP’ye bağlanan kitlelerin Rusya’nın, Müslüman ülkelerden pek hazzetmediğinden (örneğin ABD İsrail’i desteklerken buna karşı Rusların ateşli bir Filistin davasının savunuculuğu yapmadığından); sadece Çeçenlere değil, neredeyse bütün Rusya Müslümanlarına yönelik son derece İslamofobik bir tavır takındığından, örneğin çok yakın zamanda Kırım işgali sonrasında bölgedeki Kırım Tatarlarına yaptığı baskılardan habersiz olması, ya da bunları umursamaması. AKP içerisindeki İslamcı kanadın ise Çeçen Savaşlarının kendileri üzerindeki bu kadar negatif hatırasına rağmen garip bir suskunluğa bürünmesi; iktidarın doğrudan kontrolündeki medya bir yana; kendilerince idealist davranması beklenen Akit gibi saldırgan gazetelerin bile Rusya düşmanlığını askıya almasına şaşırmamak elde değil.

Anti-Amerikanizme Gömülen Ulusalcılar

11 Eylül’den Irak’ın işgaline uzanan yolda tüm dünyada yükselen ve Türkiye’de bir dönem iyice zirveye çıkan Amerikan karşıtlığı, bugün ulusalcılar olarak adlandırılan heterojen grubu birleştiren önemli bir çimento olmuştu. Hem sol hem de sağ Kemalistler; milli demokratik devrim geleneğinden düz milliyetçiliğe geçiş yapan bazı eski devrimciler; laik hassasiyete sahip merkez sağcılar; tövbekâr ülkücüler ve daha birçok başka siyasi kimliği bünyesinde toplayan ulusalcılar arasında Putin, (Amerikan hegemonyasına bir alternatif olarak düşünüldüğünden olsa gerek) oldukça seviliyor. Turancıların kültürel temelli derin milliyetçiliği yerine, sosyal tabanlı analizlere dayanmayan güvenlikçi bir yaklaşımı temel alan ulusalcılar, uzun yıllar “stratejik” gerekçelerle Türkiye’yi Amerikan tehdidinden koruyabileceğine inandıkları her ülke ve lidere sempati duydular. Öyle ki, Amerikan düşmanlığı olmasa AKP’ye laiklik temelinde karşı olan birçok ulusalcının İran ve şeriatçı Ahmedinejad’a yakınlığı; aynı şekilde yıllarca Sovyetler Birliğine küfrederek yaşamış ülkücü kökenli ulusalcıların Rusya ve Putin’i övmesi mümkün olmayacaktı. Amerikan düşmanlığının yarattığı körlük, gelenekten milliyetçiler ile ulusalcıları çok defa karşı karşıya getirdi. Örneğin Türk Milliyetçiliği geleneğinin asıl sahipleri Uygurlar gibi konularda Çin’i, Orta Asya’daki emelleri için Rusya’yı eleştirirken, kerameti kendinden menkul ulusalcılar Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütüne üyeliğini hayallerini hararetle savunuyordu.

Maoculuk ve Kemalizm’den garip bir sentez yaratmaya çalışan Doğu Perinçek, hâlen ulusalcılık deyince akla gelen en önemli isim. Perinçek’in devrimcilik günlerinden kalma Sovyet sempatisi, Bolşevikler ve Kemalistler arasında Kurtuluş Savaşı sırasında kurulan ittifaka olan övgüsü, NATO karşıtlığı; Kemalist Devrimi batı yanlısı aydınlıkçı bir burjuva devriminden ziyade batı karşıtı bir anti-emperyalist hareket olarak yorumlaması kendi çizgisi içinde tutarlı görünüyor. Fakat birilerinin Perinçek’e Putin’in Lenin olmadığını, bilakis Putin rejiminin Leninizm’in birçok kurum ve geleneğinin katili olduğunu; Putin’i Lenin’e benzetmenin, Atatürk’ü Erdoğan ile eşdeğer görmek kadar zor olduğunu şiddetle hatırlatması gerekiyor. Belki Perinçek de bunun farkında ve stratejik gerekçelerle susuyor. Ermeni soykırımı tartışmalarını siyasi sömürü malzemesi hâline getiren; İsviçre’de kazandığı ifade özgürlüğü davası sonrası kendisini “yüzyıllık yalanı bitiren adam” şeklinde lanse eden Perinçek’in, Ermeni soykırımı için Türkiye’den özür talep eden Putin’e tek cümlelik eleştiri yöneltmemesi; bu durumu soranlara ise “Erdoğan ABD tarafından görevli olduğu için Putin böyle yaptı” sözleriyle akıllara zarar savunu yapması da anti-Amerikanizm uğruna en çok benimsediği siyasi propagandadan dahi ne kadar kolay ve tutarsızca vazgeçebileceğini gösteriyor.

İşin özünde ulusalcılara sorulabilecek tek bir soru ortadaki bu tutarsızlığı göstermeye yetebilir: Tam bağımsızlıkçı olduğunu iddia eden bir siyasi hareket için Amerikan emperyalizminin çaresi, neoliberal dünya düzeninin bir başka cephesi olan Rus emperyalizmine sarılmak olabilir mi?

Mu ve Atlantis Hayalleri Kıvamında Avrasyacılık

Tablonun en ilginç detaylarından birisi, Putin Rusyasında devletin resmi ideolojisi olmayan fakat batı karşıtlığının lokomotif ideolojilerinden bir olarak sıklıkla referans verilen Avrasyacılık hareketinin ve lideri Aleksandr Dugin’in de Türkiye’de tıpkı Putin gibi hayranlarının olması ve bu kişilerin arasında sağcıların, hatta ülkücülerin de bulunması. Avrasyacılığın tarihi ve gerçekte ne olduğu, bir başka yazının konusu olabilir; fakat Rus tarihine aşina olanların bileceği üzere Avrasyacılık, düşünsel miras olarak Rus Panslavizminin devamı olan ideolojilerin son halkasıdır. Avrasyacıların Türkiye’de uzun yıllar boyunca Atilla İlhan dâhil birçok kişi tarafından yanlış yorumlanan ve bugün bazı ulusalcı MHP’lilerin bile safça alkışladığı Slav ve Türkî halkların kardeşliği mesajlarının temel amacının, Rusya’nın Asya Müslümanları üzerindeki hükümranlığını meşrulaştırmak olduğu dikkatli bir okuma ile anlaşılabilir. Kaldı ki, eski Sovyetler Birliği sınırları içerisinde kurulacak bir milliyetçi Rus rejiminde Ortodoks Slav ve Müslümanların eşit unsurlar olabilme ihtimali karşısında “Atlantis’in keşfi” biraz daha mümkün görünüyor. Buna rağmen günümüzün yeni radikal sağ Rus emperyalist ideolojisi olan Avrasyacılığın Türkiye’deki bazı sağcılar tarafından bu kadar bilgisizce yorumlanması oldukça düşündürücüdür. Rus Panslavizminin, Osmanlı idaresindeki Balkan halklarını Slav kardeşliği etrafında birleştirme ülküsünün (ki bu ülkü Osmanlı ülkesini uzun vadede paramparça etmişti) post-modern versiyonunun, Osmanlı hayranları tarafından beğeni alması kadar oksimoron bir durum, aklı başında Turancıların dikkatinden kaçmıyor ama Türk sağı içerisindeki bu kadar gürültü arasında onların sesini duyan yok gibi görünüyor.

Kapitalist Oligark Putin’e Bakıp Sosyalist Yoldaş Stalin’i Görmek..

Türkiye’de Stalinizmin savunucuları hâlâ az değil. Demokrasi kaygısı taşımak zorunda olmayan Stalinistler için Putin’in demokrat olmaması elbette sorun değil, ama bu durum Putin’i bir sosyalizm şampiyonu da yapmıyor. Putin’in siyasi söylem ve eyleminden haberdar olmayan Stalinist sosyalistler, bir yandan Putin’den batıya set çekecek yeni bir Stalin çıkacağı beklentisi taşıyor, diğer yandan Sovyetleri batı ekonomilerine kapatan Stalin’in aksine Putin’in Rusya’yı dünya kapitalizmi içerisinde nasıl konumlandırdığını, tam da bu yüzden Ukrayna Krizi sonrası Rus ekonomisini iflasa sürüklediğini göremiyor. Batının kapitalist ekonomilerine kıyasla daha ilkel bir yapıya dayanan, batı kapitalizminin petrol ya da doğalgaz gibi doğal kaynak ihtiyaçlarını karşılamaktan öteye geçemeyen Putin Rusyasını övmek, sosyalizmin hiçbir kanadı için mantıklı görünmüyor. Ama gerek Stalinistlerin gerek birkaç başka sosyalist grubun Rusya’ya yönelik toptancı bakışları ve Rusya’daki her otoriter lideri Stalin zannetmeleri onları son Ukrayna Devrimi sırasında aldıkları tutum gibi tartışmalı noktalara sürükleyebiliyor.

Türkiye’deki en ciddi sosyalist yayınlarda bile Euromaidan’ı toptan faşist ilan eden, Putin’e karşı her unsuru Avrupa ya da ABD’nin beşinci kolu olarak görerek lanetleyen yazılar sıklıkla yer almıştı. Eski Sovyet coğrafyasının siyasal yapısına ve toplumsal dinamiklerine hâkim olmadan, buraları yalnızca NATO ve Avrupa Birliğinin basit yayılma alanları olarak gören bir kesim için Ukraynalılar kendi ülkelerinin kaderlerini tayin etme hakkına ve bilgisine sahip bir halk değil, batı kaynaklı her türlü provokasyon ve sömürüye açık ve Rus vesayeti dışında yaşaması sakıncalı bir güruh olarak görülebiliyor. Bazı Stalinist yazarların bu şekilde Putin rejimi lehine yaptığı propaganda yüzünden yaşanan bilgi kirliliği, Ukrayna’da Putin desteğiyle gırtlağına kadar yolsuzluğa batmış ve seçim hileleri ile ayakta kalan rejimin Euromaidan Devrimi ile sarsıldığının, bu hareketin ciddi bir halk temeli olduğunun, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik açık emperyalist emeller güttüğünün, paramiliter güçleri destekleyerek ülkeyi büyük bir insani felakete sürüklediğinin görülmesini engelliyor. Dün Gezi Parkı için “bunlar Batı’nın Erdoğan’ı yıkmak için kullandığı maşalar” diyenlere kızanlar, Ukrayna’da sokakta Rus emperyalizmine direnen kitleler için aynı cümleleri kullanabiliyor. Euromaidan’da yalnızca Ukrayna’da (Rus propagandasının da etkisiyle) ön plana çıkan bazı faşistleri Ukrayna halkının tamamı ile özdeş tutmak, kör batı karşıtı bir Stalinizm adına kabul edilebilir; fakat ortada Rusya’yı batıdan izole eden bir Stalin yerine Rusya’yı batı kapitalizmine mahkûm eden bir rejimin olduğunu unutmamak gerekir. Kaldı ki, Stalinistlerin aksine sosyalizme daha devlet karşıtı bir noktadan bakanların Putin’e ve yaptıklarına biraz daha dikkatli bakması, Ukrayna’yı bir kez daha incelemesi gerekiyor. Aksi hâlde sadece Putin sevgisi konusunda değil, komploculuk konusunda da ulusalcılardan pek farkları kalmıyor.

Sonuç

Bu yazıda Putin Rusyasının Türkiye’deki hayranlarına yönelik yapılan eleştiriler, ülke kamuoyunda dış dünyaya yönelik genel kabul gören görüşlerin derinlik açısından ne kadar kusurlu ya da tutarsız olabileceğini, yazarın öznel görüşleri çerçevesinde kanıtlama amacındadır. Putin rejimi, Türkiye’deki kitlelerin genel dış dünya algısı içerisindeki elbette tek kusurlu nokta olmadığı gibi, yöneten ve yönetilenler arasında pragmatik çıkarlar gerekçesiyle ideolojik kaygıların ikinci plana atılabileceğine dair düşünceler Rusya ile sınırlı da değildir. Fakat dikkat çekici durum, dış dünyadaki her yabancı unsura düşman gözüyle bakıldığı, “Türkün Türkten başka dostu yok” gibi sözlerin aşırı popüler olduğu bir ortamda, dünyanın önemli bir kısmının tehdit olarak kabul ettiği bir liderin ve rejiminin farklı siyasi gruplarca sevilmesi ve desteklenmesidir. Bilgisizlik nedeniyle de olsa anti-demokratik bir lidere yalnızca mutlak iktidar yanlılarının değil, farklı muhaliflerin de bu kadar özenebilmesi, Türkiye’de kalıcı bir demokrasinin kurumsallaşmasının çok yakın zamanda gerçekleşmeyeceğine dair ipuçları sunmaktadır. Dış dünyada demokratik olmayan liderlere hayranlık besleyen, basit sebeplerle duydukları bu sevginin benimsedikleri ideolojik görüşlerle olan tutarsızlığını sorgulamaya gerek duymayanların, kısa vadede demokratik kurumlar oluşturup yönetebileceğini düşünmek hayalcilik olacaktır.

Yüksek lisans derecesini Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü, Rusya Tarihi ve Araştırmaları Merkezinden almıştır. Bu dönemde Türkiye kültürel ve siyasi tarihinde Rus ve Komünizm karşıtlığı üzerine yaptığı çalışmaları daha sonrasında ODTÜ'de nefret söylemi ve Türk milliyetçi söyleminde "öteki algısı" konusunda geliştirmiştir. Doktora tezini Türkiye'de Anti-Semitizmin Kemalist ve İslamcı söylemlerdeki kıyaslaması üzerine hazırlamaktadır. Çalışma alanları alanları arasında siyasi tarih, ideoloji ve söylem, milliyetçilik, yabancı düşmanlığı, Yahudi karşıtlığı, Türkiye modernleşme tarihi ve "Türkiye kültür ve sanat tarihinde siyasi etkiler" bulunmaktadır. Hâlen siyasi danışman olarak görev yapmaktadır.

2 Yorum

  1. Aslına bakarsanız çok doğru tahliller var ilk işim akp liler le samimi olacam facede yorumlara koyunlar yazmayacm, onurlu insanmis gibi davranacam, kırıp dokmeyecem, misal düşmanı yenebilmek için yakın olmak gerekir.

Düşüncenizi Paylaşın