Türkiye Batı’dan Kopuyor mu?

Türkiye Batı’dan Kopuyor mu?

Darbe girişiminden sonra AKP ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Batı’ya karşı tutunduğu tavır son 1 aydır “Türkiye Batı’dan Kopuyor mu?” sorusunu gündeme oturttu. Ancak, bu sorunun cevabı üzerinde düşündüğümüzde aslında sorunun yanlış sorulduğunu söyleyebiliriz.

Bunun nedeni “Batı” kavramı üzerindeki kafa karışıklığından kaynaklanıyor. Eğer Batı sözcüğünü kullanırken hukukun üstünlüğü, çoğulcu demokrasi, cinsiyet eşitliği gibi kavramları düşünüyorsak Türkiye asla Batılı bir devlet olmadı.

Son 30-35 yıla baktığımızda da, zaten 80 darbesi sonrası artmaya başlayan imam hatiplerin yaratmaya çalıştığı itaatkar, ataerkil insan tipinin, yukarıda Batı değerleri olarak tanımladığımız toplumsal ve yapısal özelliklerle ters düştüğünü söyleyebiliriz.

Buna karşın, Batı’yla birlikten kasıt, ekonomik ve askeri birliktelik ise 80 sonrasında bu ilişkilerin geliştiğini görüyoruz.

Türkiye’nin darbeyle pekişen, Batı düşmanı ruh halinin altında işte bu tezat içeren durum yatıyor. Tek bir yol üzerinde aynı anda iki yöne gitmeye çalışan bu aracın parçalandığını görüyoruz.

Türkiye’de Cumhuriyet geleneği olan “Sevr Sendromu”, özellikle 80 sonrasında İslami değerlerle yetiştirilen, bu değerlerle kentlileşen (ya da kentlileşemeyen), sorgulamadan maaş kölesine dönüştürülmek istenen nesillerin yükselişi, ülkede büyük bir kafa karışıklığı olarak önümüze çıkıyor.

“Batı’ya Rağmen Batıcılık”tan Emperyalizme Rağmen Emperyalizm

Batı’yla olan mevcut ilişkiler üzerinde düşüneceksek, Türkiye’nin kuruluş dönemi felsefesini göz ardı etmemiz mümkün değildir. Erken dönemde ortaya konulan “Batı’ya Rağmen Batıcılık” düşüncesi bugünkü kafa karışıklığına ışık tutmayı sürdürüyor.

Başka başka halkları yöneten bir imparatorluğun çocuğu olan Mustafa Kemal’in, anti-emperyalist bir savaş vererek bir millet yaratması, Türk siyasal sistemindeki kimlik bunalımının temel taşını oluşturuyor.

Yani Türkler, ezilmiş bir halk olmakla, egemen bir ulus olma arasında gidip gelirken bir türlü ne olduklarına karar veremiyor. (Bu şizofreni içinde de ithal sosyolojik kavramlardan elde edilen deli saçması gruplamalar da gündemi işgal ediyor. Örneğin, sınıfsal herhangi bir temele dayanmayan “Beyaz Türkler”, sistemin ideolojik hedefi haline geliyor. Ülkenin sorunları, üst sınıf oldukları iddia edilen, yerel ve milli olmayan, ama kim oldukları da tam olarak bilinmeyen bu kişilerin üzerine atılıyor.)

Türkiye’nin 80’li yıllarda ithal ikameci sanayileşme modelini terk ederek dünya pazarlarına açılması ve küreselleşmeyle beraber dünya ekonomisindeki yerini pekiştirip, kırılganlığını azaltıp küresel ekonomiye entegrasyonunu artırdığından şüphe yok.

Ancak, bunun getirdiği artan özgüven Türk toplumunu daha demokratik ve eşitlikçi taleplere yöneltmek yerine, ancak “egemen ulus” olma arzularının fişeklenmesine neden oldu. Bunun ardında kuşkusuz Anadolu halkının nesilden nesle geçen dışlanmışlık duygusunun, özellikle de AKP’nin ilk yıllarında yaşanan hızlı ekonomik kalkınmayla kısmen telafi edilmesi yatıyor.

Bu arada, genel olarak dünyada Çin ve Rusya gibi liberal olmayan ülkelerin son yıllarda ekonomilerinin hızla geliştiğini görüyoruz. Bu nedenle demokrasinin ve hukukun üstünlüğünün ekonomik kalkınma getirdiği fikri, en azından şimdilik askıya alınmışa benziyor. Bu nedenle dünyada gücü kısmen zayıflayan Batı’dan gelen, Türkiye’nin iç yapılarıyla ilgili eleştiriler toplum tarafından kuşkuyla karşılanıyor ve benimsenmiyor. (Özellikle de AKP seçmeni, haber almanın kısıtlandığı ve dombralarla pekiştirilmiş kuru milliyetçilik dalgası içinde, Türkiye’nin yükseldiğinden ve Batı’nın çöküşe geçtiğinden son derece emin bir tavır ortaya koyuyor.)

AKP döneminde oluşan Ortadoğu’ya ve Afrika’ya açılma projeleriyle beraber gelişen “Yeni-Osmanlıcılık” hayalleri önce Müslüman Kardeşler’in Mısır’da çöküşü ve sonra da Rusya’nın Suriye müdahalesi ile suya düştü. Türkiye’de yalnızlık ve kuşatılmışlık duygusu giderek arttı. Bu ortamda Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2015 Haziran seçimlerinde yaşadığı kaybı telafi etmek için PKK’yla savaşı tekrar kızıştırma yoluna gitti.

Darbe girişimiyle beraber hükümet ve yarattığı oligarşi, faşizmin tam ihtiyacı olan iç ve dış düşmanları temin etmiş oldu.

Ancak Türkiye’de dönüşüm o kadar hızlı gelişiyor ki ibrenin ne yönü gösterdiği sorusuna cevap vermek zor. Daha dün Amerika’nın bölgedeki temsili emperyalisti rolüne soyunan ve Suriye’de rejim değişikliğini zorlayan Türkiye, Obama’nın savaş konusundaki çekingenliğinin yarattığı hayal kırıklığıyla Batı’ya çatmaya başladı. Tabii ki bu durumda, Yeni Osmanlı olduğunu iddia eden hükümet de gücünün sınırlarını fark etmiş oldu. Tam olarak ne tür bir stratejik öngörüyle yapıldığı belli olmayan Rus uçağının düşürülmesinin ardından Türkiye Suriye konusunda bütünüyle kenara itildi.

Bir başka deyişle, görülen tabloda Türkiye’nin ilk yıllarında dış ilişkilerde çekingen, eğitime ve sanayiye yönelerek kalkınmayı öneren “Batı’ya rağmen Batıcılık”ın yerini bugün emperyalizme rağmen emperyalizm aldı. Erdoğan’ın seçim demokrasisine indirdiği tek adam yönetimi, bir taraftan Türkiye’ye karşı emperyalist oyunlar oynandığını söylerken, diğer taraftan içinde yer aldığı küresel kapitalizmin asıl patronlarının, Yeni Osmanlıcılık denen yerel emperyalizm hayaline hizmet eden savaşları başlatmamasından şikayetçi.

Batı Yerine Doğu?

Bu yeni Türkiye aslında gerçekten de Osmanlı’yı andırıyor. Denge politikası ararken ittifakları sıklıkla değişen Osmanlı gibi, bugün oligarşisini kaybetmekten korkan Cumhurbaşkanı Erdoğan, aynen İkinci Mahmut gibi, denize düşen yılana sarılır dermiş gibi soluğu Moskova’da aldı. Türkiye aynı Osmanlı’nın çöküş dönemini andırır biçimde liyakatle terfi olunamayan dağınık bir devlet izlenimi veriyor.

Üstelik ülke gün geçtikçe sıradan bir Ortadoğu devletini andırıyor. Eğitimlilerin kendilerini desteklemediğini fark eden AKP bir taraftan eğitim sistemini alt üst ederken, diğer yandan çok çocuk sahibi olma tavsiyesini dilden düşürmüyor. Yani bu oligarşi gün geçtikçe, AKP’nin ilk günlerde gerçekleştirdiği ve zenginliği paylaştıran bazı politikaların aksine, Baas rejimlerinde olduğu gibi, baskı ve cehaletle ülkenin zenginliğini ve kontrolünü elinde tutabileceğini hayal ediyor.

AKP’nin medyayı ve de eğitimi kontrol altına almasının meyvelerini görmek de mümkün. Batı ve özellikle Amerika uzun bir süredir Türkiye’nin Suriye sınırını kapatmasını dile getirip, kibar dille “Cihatçılara desteği kes” derken Türk medyasında yazarlar da dahil olmak üzere birçok kişi IŞİD’i Batı’nın yarattığından emin gözüküyor.

Tüm bu şartlar içinde Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP, darbe ve darbeden sorumlu tuttuğu Batı karşıtı bir söylem üzerinden milli birlik yaratma çabasında. Yapılan Moskova ziyareti ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Türkiye’nin NATO’dan çıkabileceği yönündeki sözleri Türkiye’nin seçeceği yön hakkında endişe yaratıyor.

Peki, Türkiye’nin NATO’dan çıkması ne derece mümkün? Bu soruya iki şekilde cevap verebiliriz. Birincil olarak her ülkenin her şeyi yapması mümkündür.

Erdoğan ve AKP son yıllarda Türkiye’deki Batı düşmanlığını zirveye taşıyarak büyük değişikliklerin toplumsal temelini oluşturdu. Haklarında IŞİD’e ve diğer cihatçı gruplara destek vermekten, İran’la yaptırımları delen biçimde ticaret yapmaya kadar birçok iddia bulunan bu oligarşi, başarısız darbe girişimi ve PKK’yla mücadele üzerinden halk arasındaki desteğini biraz pekiştirmişe benziyor.

Ancak, Batı’dan daha da uzaklaşmanın ve NATO’nun dışına çıkmanın Türkiye’ye bedelinin ağır olacağı açık. Tüm ordusunu hem teçhizat hem de eğitim olarak NATO’ya bağlayan Türkiye’nin alternatif kaynakları öncelikle Rusya ve ikincil planda Çin olabilir. Daha önce NATO’yla savunma füze sistemleri konusunda çatışarak Çin sistemlerini ithal edeceğini açıklayan hükümet sonradan bu konuda bir adım atmadı.

Türkiye’nin Batı’dan kopması tartışmasının elbette en büyük yönünü ekonomik kaygılar oluşturuyor. Türkiye ekonomisi son yıllarda hızla küresel pazarlara entegre olurken, dış ticaret bugün gayrisafi milli hasılanın yüzde 60’ını oluşturuyor. Üstelik toplam ticarette payı düşse bile AB Türkiye’nin en önemli ticaret ortağı olmayı sürdürüyor. İkili siyasi ilişkilerin bozulmasının doğrudan ekonomik sonuçlarının ne olacağını kestirmek zor olsa da, iki tarafın birbirlerine karşı ekonomik yaptırımlara girişmesi çok düşük bir olasılık. Türkiye’nin kaybı daha uzun dönemde, eğitimsel ve kültürel ilişkilerde yaşanacak kısıtlamalardan kaynaklanabilir.

Buna rağmen genel olarak siyasi riskler mevcut. Türkiye’deki sistemin otoriter bir sisteme dönüşmesi halihazırda askıya alınmış olan AB görüşmelerinin tamamen sonlanmasına neden olursa bunun Türk piyasalarına olumsuz yansıyacağını öngörmek mümkün.[1]

Türkiye’nin doğuya yönelme seçeneği son derece sınırlı. Rusya pazarı, Türkiye ihracatının yüzde 3’ünden azını oluşturuyor. İki orta gelirli ülke arasındaki ticaretin büyüme potansiyeli de sınırlı. Türkiye, Rusya’dan doğalgaz alsa da, toplam ithalatının büyük bir kısmını oluşturan yüksek teknolojili ürünleri Rusya’dan temin etmesi mümkün değil. Rusya’nın da stratejik olarak avantaj sahibi olduğu alanlar doğal kaynaklar ve silah üretimiyle sınırlı.

Kaybedilen Batılılaşma Umudu

Bu durumda Türkiye’nin yapısal olarak Batı’dan kopması son derece düşük bir olasılık. Peki bu neden Türkiye’de kimsenin içini rahatlatmıyor? Bunun nedeni Türkiye’de umudun yitirilmiş olması. Türkiye’nin orta gelir tuzağına takıldığı uzun süredir konuşuluyor. Ekonomiden sanki toplumsal hayattan bağımsız bir olguymuş gibi bahsetmek doğru değil. Türkiye’nin orta gelir tuzağına yakalanmış olması ülkedeki genel hukuksuzluğun, şiddetin yükselişinin ve eğitim alanındaki yetersizliklerin bir sonucu.

Son derece yüksek gelir vergilerine ve KDV’ye rağmen Türk devleti halka iyi hizmet sunamıyor. İnsanlar plansız ve orantısız biçimde büyümüş, yeşil alanların, spor tesislerinin yetersiz olduğu kentlerde yaşıyor. Örneğin işgününün 2-3 saatini trafikte geçiren bir İstanbullu’nun yemek ve uyku gereksinimlerini giderdikten, ailesiyle az da olsa zaman geçirdikten sonra kendini eğitmesi ve kariyerini geliştirecek adımları atması nasıl beklenebilir? (Hayattan zevk almayı, sanata, spora zaman ayırmayı bu denkleme katmıyorum)

Bu durumda baktığımızda Türkiye’nin Batı’dan kopuşu süreci olarak değerlendirdiğimiz bugünler aslında ironik biçimde Türkiye’nin Batı’nın kurduğu küresel sistemdeki yerini pekiştirdiği günler olarak tarihe geçebilir. Zenginliğin sınırlı sayıdaki küresel kentlerde biriktiği kapitalizmin bu aşamasında istikrar, dünyada birçok bölgede, faşizan yöntemlerle ve birey özgürlüklerinin sınırlanmasıyla temin ediliyor.

“Yeni Türkiye” ya da “Normalleşen” Türkiye, Batılı yaşam tarzı ve bireysel özgürlüklerle ilgili hayallerin sonlandığı yeni bir beklentiler düzeninden başka bir şey değil. Çünkü ekonomik ya da askeri anlamda ne Batı’nın Türkiye’den ne de Türkiye’nin Batı’dan tamamen vazgeçmesi mümkün değil.

Türkiye’de görülen şey, dar gelire sahip, ikinci sınıf yaşamlar sürdüren toplum kesimlerinin, İslamcılık, yabancı düşmanlığı ve fakir gururu ile harmanlanmış, ayrıca Recep Tayyip Erdoğan’ın kişiliğinde buluşmuş bir sahte ideolojinin egemenliğini garanti altına almış olması. Erdoğan, hem yükselen fakir gururunu hem de üstte sözünü ettiğimiz egemen ulus fantezisini kendi varlığında birleştiriyor. Türkiye’nin dış siyaseti çökmüş olsa da, genel eğitimsizlik ve bilgiye ulaşımla ilgili sınırlamalar sayesinde Erdoğan’ın doğunun ve İslam’ın yükselen yıldızı olduğu sanrısı şaşırtıcı bir biçimde ayakta kalıyor.

Hukukun ve umutların tükendiği bu Türkiye, ara malı üreticisi, orta sınıf bir ekonomi olarak konumunu pekiştirmiş oldu. Böylece küresel kapitalizmin kendine biçtiği rolü yerine getirmeyi sürdürecek.

İyi hayat ve özgürlükler anlamında Batı’dan uzaklaşan Türkiye, küresel dengelere itaat açısından bakarsak belki de hiçbir zaman bu kadar Batı yanlısı olmamıştı!

 

 

 

[1] Ciddi bir ekonomik krizin Türkiye’nin iç politikasına nasıl bir etki yapacağı bir soru işareti. Ancak, gelinen noktada bunun da bir yabancı oyunu olduğu iddiasını kullanacak hükümetin, milli birlik kisvesi altında olası bir siyasi krizi aşacağını öngörebiliriz

Virginia Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler ve sosyoloji lisansının ardından sosyoloji yüksek lisansını tamamladı. Siyaset sosyolojisi, edebiyat sosyolojisi ve Ortadoğu siyaseti üzerine çalışmalarını sürdürmektedir.

1 Yorum

  1. Ayten Aydin says:

    Yazarimiz bu degerlendirmesiyle -halkiyla ve ona yol gosterenlerle birlikte- yolunu sasirmis bir Turkiyeyi resmetmis. Onunde bir sececek kavsak ta gorunmuyor. Tarihte hep karsilasilmis olan bir karanlik devreye dogru ve hem de yalnizlastirilmis olarak surukleniyor. Giderek bunu farketme kabiliyeti yok olacak gibi. Ancak tarih bize daima boyle durumlardan bir turlu cikildigini gosteriyor. Bunun en guzel ornegi bu topraklarin M.O 6 inci asirda bati Anadoluda (eski yunan medeniyeti dedigimiz ve izleri hala var olan- gunumuzde buyuk capta o da yolunu kaybetmis olsa da Bati medeniyeti olarak bilinen) kivilcimlardan ve de her hastalik ve kotulukten arinmis olarak yeniden uyanan insanligin besigi oldugunu hatirlayalim. Hala yok olmamis olan kuller arasindan iyi insan olma yollarini acan Tales ve Asimandros bu topraklarda belirdi. Ancak yepyeni bir insancil dil ile. Bu bir umit kaynagi olacak sa???

Düşüncenizi Paylaşın