Rejimin 15 Temmuz Sonrasındaki Müttefiği: Sağ Kemalistler

Rejimin 15 Temmuz Sonrasındaki Müttefiği: Sağ Kemalistler

Hiç şüphesiz on yıllar sonra bugünlere dair siyasi incelemeler yapılırken ve yaşadığımız günlerin siyasi tarihi yazılırken bugüne dair her açıdan daha detaylı değerlendirmeler yapılabilecektir. Ancak bugün bizim durduğumuz yerden geriye doğru baktığımızda 3 Kasım 2002’de AKP iktidarının başladığı günden bugüne gelen süreci kabaca 3 döneme ayırabiliyoruz. 2002-2007 arasında özellikle dışarıya karşı demokratlık rolü için içinde olunan ilk dönem, 2007-2011 arasında o zamanki müttefik Gülen Cemaatiyle birlikte devletin yönetimine tam hakim olunan dönem, 2011’den bugüne; gerek Gülen Cemaatiyle ayrılık gerekse diğer kronikleşen sorunların iyice derinleştirilmesi sonucunda nihai hedef olan tekçiliğe dönüşülen dönem.

AKP’nin 14 yıllık iktidarı boyunca iktidarın iki ana alanından biri olan “rızayı” dönemsel olarak farklı müttefikler ile kurguladığı ve bu dönemsel müttefiklerini teker teker kullanışlı aptallara çevirdiği sonuç olarak bunun üzerinden kendi gücünü arttırdığı bugün daha net bir şekilde görülebilmekte. İktidarın ilk yıllarında İslamcı damarını geriye çekerek vitrine liberal politikaları koyması aslında tam olarak iktidarı oluştururken zor’a değil rıza’ya dayalı bir strateji izlendiğinin yansımasıdır. Tabi ki buradaki rıza kavramı AKP iktidarının ‘zor kullanma tekelinden’ yana olmadığı sonucunu doğurmuyor, tam aksine zor kullanma tekelini kazanana kadar yüzeysel bir rıza ve toplum-devlet ilişkisinde uzlaşı görüntüsü üzerinden güç depolamaya işaret ediyor.

Örneğin: 2010 referandumunda AKP hükümetinin Evet kampanyası ve Gülen Cemaati’nin aşırı istekli çalışmalarına ek olarak Türkiye Siyasi Tarihinin en anlaşılmaz tavrı olan “Yetmez ama Evet”i savunan kesimler o dönem için AKP hükümetinin ve bugün yarattığı rejimin müttefiki ve büyük oranda besleyicisi konumundaydılar. Bu konuda yapılan eleştiriler sonrasında “Yetmez ama Evet diyen kesimlerin oy gücü ne ki bu kadar yükleniliyor” cevapları verilse de o dönem AKP’nin kendisine farklı sebeplerden mesafe koyan tabanına “Solcular bile Evet veriyor siz nasıl hayır vereceksiniz” şeklinde bir kapalı kapı arkası seçim kampanyası yaptığı ve bunun etkisi gayet iyi biliniyor.

Bugüne geldiğimizde ise Kürt Sorununun çözümüne dair başarısız olunan bir barış sürecinden başlamak üzere rejimin gitgide  “millilik” üzerine sürdürdüğü siyasi alanda AKP’nin ve Saray’ın en kilit müttefiki olan kesimin sağ-Kemalistler olduğu görülüyor.

SİYASETTE “MİLLİLİK” DÖNEMİ

7 Haziran 2015 ve 1 Kasım 2015 genel seçimlerinde iktidar partisinin söylemlerinin daha önce olmadığı kadar millilik vurgusu üzerine oturtulması bu yeni müttefikliğin bir habercisi olarak kabul edilebilir. Kaldı ki Türkiye gündeminin son bir yıldır yaşadığı her kırılma anında bu millilik vurgusunun daha da arttığını hep birlikte yaşıyoruz.

İki Siyasal İslamcı odağın iktidar kavgasının sonucu olarak yaşanan 15 Temmuz Darbe girişiminden sonra siyaset alanı iyiden iyice milliliğe, milli mutabakat ortamına sıkıştırılmak isteniyor. Çünkü hedeflenen tekçi yapıya gidişin en kestirme yolu “biz/bizden olmayanlar” siyaseti yapmaktan geçmekte.

Bu “milli siyasetin” yeni müttefik olduğunun bir göstergesi de ana akım medyada görüşlerine yer verilen ve uzun tartışma programlarında konuk olan isimlerdir. Geçtiğimiz haftalarda merkez medyanın iki önemli haber kanalının birisinde Metin Feyzioğlu konuşurken, diğerinde ise Doğu Perinçek konuşuyordu. Buradan da anlıyoruz ki 15 Temmuz sonrası mutabakatın sınırı tam olarak bu kadar. Zaten hem Perinçek hem de Feyzioğlu misyonlarını başarılı bir şekilde yerine getiriyorlar; milli olmak vurgusuyla tekleşmeye hizmet etmek. Aynı zamanda biliyoruz ki, medyada “konuşturulan” odaklar hiçbir zaman tesadüf değildir. Birileri onların konuşmasını uygun bulur ve vitrine çıkartır.

Metin Feyzioğlu da geçtiğimiz haftalarda 15 Temmuz için yaptığı açıklamada “Vatana karşı bir hareketti. O yüzden şezlonglarında denizi seyrederken ‘Serinlemeden önce bir çakayım da ondan sonra denize gireyim’ diyen iyi niyetli kardeşlerimize, vatandaşlarımıza ‘Olaylar oradan görüldüğü gibi değil’ diye seslenmek istiyorum” derken yıllardır İslamcı cenahın kurguladığı ve bunun üzerinden kendi tabanını konsolide ettiği “plajda oturan elitistler” yaklaşımını yeniden inşa etmiş oluyor. Aynı zamanda Feyzioğlu bu yaklaşımıyla gayet AKP’nin ve Saray’ın işine gelecek şekilde bu iktidar kavgasının sebeplerini, Fethullah’ın nasıl bu kadar güçlendiği gerçeğini göz ardı etmeye hizmet etmiş oluyor.

Bugün AKP ve Saray rejimi, meşru siyaset alanını sadece millilik vurgusu üzerine sıkıştırma politikasını genişletmek ve siyasetin içinde tüm alanları bu noktaya hapsetmek istiyor. Rejim, bunu yaparken özellikle ulusalcı seçmenin devlete bağlılık üzerine şekillenen yaklaşımını istismar ediyor. “Muhalefet de milli olmalı” yaklaşımı, işlerine gelmeyen, kendilerine yönelik nitelikli eleştirileri milli değil diyerek itibarsızlaştırma hedefinden başka bir şey değildir. Zaten milli olmak nedir, neyin bu çizgide olduğuna kim karar verebilir? Ülkede yıllardır millilik üzerine, vatan sevgisi üzerine ahkamlar kesen Siyasal İslamcıların TBMM’yi bombaladığını, kendi halkına ateş açtığını hep birlikte görmedik mi? Vatan hainliğiyle, devlet düşmanlığıyla suçlanan Alevi, Sol yurttaşların ise hiç bir zaman böyle bir eylemin içinde olmadığını…

Sonuç itibariyle,  AKP rejimini ona karşıt gibi gözüküp aslında ana damarlarını sürekli besleyen liberal sol ve ırkçı ulusalcılık formu bugünlere getirdi. Liberal Sol, AKP’nin demokratik olabileceği yanılgısını inşa ederken katı ulusalcılık son dönemde milliyetçilik konusunda rejimi sürekli besleyen bir pozisyonda. Burada sunulan katkı “isteyerek” olmayabilir. Ama gelinen noktada bu iki farklı kesimin yaptıklarıyla AKP’ye kazandırdıkları ortada. Tabi ki Liberal Sol ve Ulusalcılık aynı cepheden değil farklı cephelerden AKP rejimine katkı sunmuş oldu. Bunun kazananı ise AKP ve rejimi oldu, olmaya devam ediyor.

Siyasi alanı tek bir çizgiye hapsetmeye çalışan bu anlayışa karşı yapılması gereken ise; ülkede yürütülen bu acımasız cadı avından rahatsız olan büyük çoğunluğu çoğulcu ve özgürlükçü bir söylem etrafında birleştirebilmektir. Cumhuriyeti kuran partinin liderine karşı suikast girişiminde bulunulan bir ülkede hiç bir yurttaşın can güvenliğinin kalmadığı ve bunun sorumlusunun da AKP’nin yıllardır ısrarla uyguladığı kutuplaştırıcı politikalar olduğu tüm meydanlarda anlatılmalıdır. Kemal Kılıçdaroğlu’nun “onlar pireyi deve olarak anlatırken, biz deveyi pire olarak anlatamıyoruz” tespiti üzerine düşünülmeli ve bu durum tersine çevrilmelidir…

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümü mezunu olan Egemen Aldoğan Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında yüksek lisans eğitimine devam ediyor. Medya incelemeleri, yakın siyasi tarih, basın tarihi ve yeni medya üzerine çalışıyor.

3 Yorum

  1. Ayten Aydin says:

    Sucu bugun ulastigimiz durum icinde aramayalim. Zira bir kaostan kaostan baska bir sey cikmaz. Ancak niye bu duruma gelindi ye bir cevabi kureselligin cazibesine takilip gidilmesinde arayabiliriz. Bir hengameki icinden cikabilirsen cik. Galiba bir olanlari sil bastan basla devri gelecek. Biraz utopya gibi gorunse de tarih orneklerle dolu. Anadolu derin tarihi iyi okunmali.

  2. sinan kayalıgil says:

    Cumhuriyeti kuran parti kendini yalnız “anlatamama”ya endeksledikçe, iş daha da içinden çıkılmaz duruma geliyor.

    Şu “Biz tamız, iyiyiz, güzeliz…, lakin algı yaratamıyoruz.” anlayışını bir kez sorgulasak. Lütfen anlatamadığı, pire yapılan “deve” nedir, bir daha dürüstçe, kapsamlı ve içtenlikle gözden geçirsek.

    Sağlam ve cevval bir üye yapısı mı? Üyelerinin yarısını “Ha” deyince toparlayıveren örgütlülük mü? Vazettiği katılımcılık kurallarının, hiç değilse üçte ikisi, örgütlerinde yaygın ve hakkıyla uygulanan bir tüzük mü? Adaylıklar, delegelikler, kurul yapılanmaları az tartışılır, onulmaz yaralara, küslüklere yol açmaz bir işleyiş mi? Yönettiği yerel kurumlarda, o kentlerde yaşayanları ve uzaktaki ilgili yurttaşları hayran bırakan, gençlerin dillerine destan olan uygulamalar mı? Kitlesel sivil örgütlerin, düzenli ve etkili dinlenip sonuçlarının açıklıkla belli olduğu mu?

Düşüncenizi Paylaşın