Demir Alma Vakti

Demir Alma Vakti

Bu soru ilk kez sorulmuyor.

2013 yılında çok değerli katılımcıların olduğunu bir konuşmalar dizisine katıldım. Ekonomiden siyasete, eğitimden sağlığa kadar herkese dokunan alanlarda konunun uzmanı ve tanınmış kişiler ile katılımcılar buluşuyordu. Seçim arifesi olduğu için ben de seçim güvenliği ve sivil toplum katılımının öneminden bahsettim. Bir okul binasında gerçekleştirilen etkinlikte sınıflarda ortalama 20-25 kişi oluyordu, büyük salonlarda ise 50-60 civarı. Ancak bir seans vardı ki katılımcılar ayakta durmayı bırakın, sınıfın koridora bakan camlarından taşıyor, konuşmacının ağzından çıkan hiçbir kelimeyi kaçırmamak için birbirleriyle yarışıyorlardı! O sınıfın kapısında yazılı konu başlığını hiç unutmayacağım: “Buralardan gitme vakti geldi mi?”. Son dönemde yaşananlardan sonra bu soru tekrar sofralarımızın, telefon görüşmelerimizin ve whatsapp gruplarının yaygın gündemi haline geldi.

Neden bugün yaşadığımız yerde yaşıyoruz? Bulunduğumuz ülkede, hatta şehirde; neden burada olmayı seçtik? Gerçekten bilinçli ve sıklıkla sorgulanan bir tercih mi, yoksa hayatın akışının çok da üzerinde durmadığımız doğal bir sonucu mu bizi buraya getirdi? Doğru cevap bir çoğumuz için ikisinin arasında bir yerlerde: bulunduğumuz yerde bir hayat kurmak, kök salmak, uzun ve çok faktörlü bir yaşanmışlıklar dizininin ve geleceğe dönük umutların/hayallerin bir çıktısı. Terk-i diyar edip yeni bir sayfa açmak ise – aynı  yılların emeğiyle kurulmuş bir dostluğu bitirmek gibi – zor, keskin ve hem bugüne hem de geleceğe dair önemli yansımaları olacak bir karar.

Memleket dediğimiz şey aslında yanı başımızdaki insan.

2000’li yılların başında, toplumun farklı kesimlerinin ekonomik, sosyal ve siyasi hayata katılımını sağlayan; bunu yaparken de Anadolu’nun gerçek gücü olan renkliliğine renk katan bir ortam vardı Türkiye’de. Ancak demokrasiden ve bireyden yana esen rüzgar yön değiştirdi; büyük bir hevesle Türkiye’ye döndüğüm bu yıllardan beri çok şey değişti ülkemde. Nasıl bu noktaya geldiğimize dair çok şey yazılabilir. Suçluyu, suçsuzu; ilgiliyi ilgisizi olaylara bakışımıza ve ülkeye dair hayallerimize göre çok farklı kalıplara oturtmaya dünden hazırız – ben dahil – hepimiz. Ancak ben rüzgarın kaynağıyla değil, bizi nereye götürdüğüyle ilgileniyorum. Siyasetiyle, hiç bilemediğimiz kurguları, çıkar ilişkileri ve iletişim stratejileriyle medyanın gündemini meşgul eden konuları değil, insanı önemsiyorum. Benim için bu ülkeyi “ülkem” yapan; başka bir ülkeden bahsederken “gitmek” ama Türkiye’den bahsederken “dönmek” fiilini kullanmamı sağlayan insanları, ve yalnızca onları düşünüyorum.

Islah edilemez bir romantizm değil bu, aksine yadsınamaz bir pragmatizm. Nazım şiirleriyle tüylerim diken diken oluyor tabi, ama ben çok daha tene yakın, göz göze , diz dize bir gerçeklikten bahsediyorum. Benim burada yaşama sebebim buraya hayat veren insanlar. Ailem, sevgilim, arkadaşlarım, selamlaştıklarım, tartıştıklarım, anlaştıklarım/anlaşamadıklarımla bu ülkede kurduğum hayatın renkleri olan herkes.

Hal böyleyken, demir almak ile almamak arasında karar verme aşamasında olanlar için iki noktayı çok önemli buluyorum: Bir, bu karar ilk anda göründüğü kadar dönüşü olmayan bir karar değil. İki, Türkiye’nin geleceği bugün göründüğü kadar taşa kazınmış bir karanlığa mahkum olmayabilir.

O kadar büyük bir karar değil; deneyin, olmazsa geri gelirsiniz.

Yurt dışıyla ilgili sohbetler önce yerini detaylı planlara, sonra bu planların hayata geçirilmesine bıraktı. Portekiz’de tarihi eser satın aldıktan sonra restore edip oturma izni alanlardan, Yeni Zelanda’da esnaf olanlara; “Malta en ucuzmuş, koş!” diyenlerden, şirket içi transferlerle Avrupa’ya uzananlara kadar kocaman bir yelpazede insanlar kendi alternatiflerini yaratıyor. Asla yargılamıyorum. Ülkesini çok seven ama burada her geçen gün nefes almakta zorlanan kimsenin kararını yargılayamam, en fazla anlamaya çalışabilirim. Yeni doğmuş çocuklarını yıllar sonra nasıl bir okula göndereceğinin, okula giderken yolda başına neler gelebileceğinin muhasebesini yapıyorsa insanlar; ya da yurt dışındaki en yakın arkadaşlarına bile “gelin, gerçekten TV’de göründüğü gibi değil” diyemiyorlarsa bu duruma empati kurabilmeliyim.

Farklı bir ülkede, insan hayatına daha fazla değer verilen, güvenlik ve huzur ortamının görünür ölçüde daha iyi olduğu hayatlara başlamak, özellikle ayağı bir noktada Batı’ya dokunmuş kişiler için göreceli kolay. “Sıkılır dönersiniz” de demiyorum Gülse Birsel gibi, çünkü Trump’tan Boris Johnson’a Batı dünyası da kendi “az sıkıcı” liderlerini yetiştirmek konusunda sınır tanımıyor son dönemde!

Ancak bir taraftan da bu kararı olduğundan daha büyük ve geri dönülemez göstermek hem kişiler – ve dolayısıyla ilişkiler – üzerinde baskı yaratıyor, hem de bu yüzden olayları doğru değerlendirmemizi engelleyebiliyor. Yüksek öğrenim veya profesyonel hayatta yeni bir adım için alınacak bir karar; hatta hayata bir kaç yıl mola verip ailemize dönmek bize sandığımızdan daha iyi gelebilir. Baktık olmadı, içimize sinmedi, geri gelir kaldığımız yerden devam ederiz. Bugünün huzursuzluk, yarının bilinmezlik sunduğu durumlarda ben her zaman bilinmezliği seçtim. Kesin bilgi, doğru tercih…

Türkiye’nin gelecekte neye benzeyeceği bizlerden o kadar da bağımsız değil.

Bütün kalbimle, Türkiye’nin geleceğinin değiştirilemeyecek şekilde taşa kazındığına inanmıyorum. Kendimizi parçası göremediğimiz, bizi içinde barındırmak istemeyen bir karanlığın henüz kaçınılmaz bir kader olduğuna inanmaya hazır değilim. Ama endişe ediyorum.

Endişe ediyorum çünkü – hem gidenler hem kalanlar için – bu toprakları “memleket” yapan üzerinde yaşayanlarken, başka topraklarda onlarsız bir memleket hissi yaratmanın ne kadar zor olduğunu tattım, biliyorum.

Endişe ediyorum, çünkü ülkemde özgürlüklerin, insan haklarının, hukukun, sanatın, doğanın vazgeçilmezliğine inanan insanlar buralardan gittikçe, daha fazla özgürlük, daha geniş haklar, daha özgün sanat, daha güzel ve yaygın bir doğa için mücadele edecek, “ben de varım” diyecek daha az kişi kalacak, hissediyorum.

Endişe ediyorum, çünkü bugün bu yitime bilerek ya da bilmeyerek sebep olanlar, bizler gittiğimizde Anadolu’nun renklerinin solduğunu, birimizin ancak bir diğeri kadar ve onunla birlikte değerli ve güçlü olduğunu görecekler. Ancak birlikte yaşama arzusunu, ve çok renkliliğimizle gelen ahengi yeniden yaratmak çok güç olacak, görüyorum.

Endişeleri bir kenara bırakıp harekete geçmek istediğimizde, önce kendimize itiraf etmemiz gereken bir gerçeklik var: Bireysel başarı üzerine kurulu, toplumsal faydayı pas geçen hayatlarda kendi yolumuzun ve bize önceki nesillerin akıl almaz fedakarlıkları sayesinde miras kalan hayat tarzının sonsuza kadar dokunulmaz olacağını varsaydık. Sivil toplumda, siyaset kurumlarında, iş yerimizde, apartmanda, mahallede bu güne kadar özlemini kurduğumuz bir ülkeye doğru hareket etmek için gerçekten ne yaptığımızı / ne kadar / nelerden fedakarlık ettiğimizi gerçekten bir düşünelim. Günümüz dünyasında, hele hele Orta Doğu’da görülmemiş bir lüks olan özgürlüklere doğan bizler, yoksunluğunu hiç yaşamadığımız ve kaybedeceklerimizin boyutunu hiç anlamadığımız için gerçekten, mertçe kendimize sorduğumuzda bu ortamın gelişmesi – hatta sürdürülebilmesi için – bile hiç bir ek çaba sarfetmediğimizi göreceğiz.

Şaşıracaksınız ama, aslında bu iyi haber! Hiç bir emek sarfetmeden bu günlere gelebildiğimizi düşünürsek, biz de el versek gerçekten bir şeylerin değişmeme şansı var mı sizce? Evet,  “büyüklerimizin” her gün “büyük harflerle” ve “büyük konularda” konuşmalarını dinleyince bir yerlerden başlamak zor, belirsiz ve riskli görünüyor. Ama tek alternatif bu gerçek karşısında kök saldığımız toprakları bırakıp gitmek mi? Denemeden, emek vermeden, birbirimizi bulup birlikte üretmeden? Hiç fidan dikmeden “bir ağaç gibi tek ve hür, ve bir orman gibi kardeşçesine” yaşayabileceğimiz bir orman olmasını beklemek ne kadar doğru ülkemizin?

Her şeyin başı özlem.

Özlem duygusunu ilk tattığım an üniversitenin ilk yılında bir gece gözlerimi kapatmadan önce, o zamanlar 5 yaşında ve benden kıtalarca uzakta olan kız kardeşimin yokluğunu en derinimde hissettiğim andı. Hissetmenin en elle tutulur, en kağıda dökülür haliydi. Önce, sabahın köründe gülücükler saçarak yanıma gelip “abicim, uyandın mı?” diye fısıldamasını kulağımda, beynimde, kalbimde aynı anda hissettim. Ve sonra, bulunduğum yer ve anda o fısıltının yokluğunu. Özlem, kendimizi içinde hayal ettiğimiz hayatın vazgeçilemez – ve vazgeçilmesi hayal edilemez – bir parçasını aradığında yanında bulamamakmış. Aileye, sevgiliye, dostlara, memlekete ve daha upuzun bir listeye duyulurmuş. Avcumun içinden özlem duyacağım her şeyin ve hiç bir şeyin alınmasına müsade etmeye niyetim yok benim.

Ya sizin?

 

 

Sercan Çelebi, Oy ve Ötesi Derneği’nin kurucusu, sözcüsü, Yönetim Kurulu Başkanı ve vizyoneri olarak 2015’te adından sıkça söz ettiren bir sivil toplum gönüllüsü. Alman Lisesi’nden mezun olan Sercan Çelebi ardından Yale Üniversitesi'nde ekonomi ve uluslararası ilişkiler bölümlerini bitirdi. Kariyeri boyunca tarımdan enerjiye birçok sektörde görev alan Çelebi, özellikle çok uluslu şirketler ve kamu ihtiyaçlarına yönelik kapasite geliştirme ve optimizasyon konularında stratejik çözümler geliştirdi. İzmir'de domates/biber çiftçiliğinden enerji sektörüne, İstanbul'da sosyal medya ve büyük veri analizinden New York'da yönetim danışmanlığına farklı alan ve coğrafyalarda yöneticilik yapan Çelebi McKinsey & Company ile uzun süre dünyanın çeşitli ülkelerinde farklı alanlarda büyük kapsamlı projeler yürüttü. Şu anda farklı sektörlerde girişimleri bulunan ve danışmanlık faliyetleri yürüten Çelebi, İngilizce, Almanca ve İspanyolca biliyor ve dövüş sanatlarıyla uğraşıyor.

2 Yorum

  1. sedef aşkan says:

    Siz her daim var olun var olun ki bizim umutlarımız yeşersin..Senin gibi güzel insanlara gençlere ihtiyacı var bu ülkenin başarıların var olsun sen var ol senin gibi niceleri var olsun….ülkem senin gibi düşünen genç nesile emanet olsun..sevgiler….

  2. Dusunen Barbie says:

    Yazi guzel. Ben de bir seyler soylemek istiyorum, cunku gectigimiz senelerde net olarak memleketimiz hakkinda umitsiz olmami saglayan bir gozlemim oldu. Yazida bize sunulan bu imkanlari surdurmek ve gelistirmek icin ne yaptik, kendimizin disinda, toplum icin bir takim seyleri gelistirmeyi denedik mi tarzinda bir soru sorulmus ve buna cevaben denemedik, demek ki denesek neler yapabilirdik sonucuna varilmis. Iste benim gozlemim de bununla ilgilidir.

    Ben denedim. Gercekten. Uzunca sure sadece gunde 4 saat uyudugum bir donem yasadim. Bir seyler yapmayi, hem de en uygar gorunumlu bir universitede denedim. Etrafimda okumus, zeki insanlar var olarak denedim. Ve gordum ki, memleketimizde birseylerin degistirilememesinin nedeni cahiller ve onlarin coklugu degildir. Kendini bir sey sanan kibirli, faydaci, aydin gorunumlu kisilerdir. Yapmak istedigimiz her guzel seyde bizi ilk olarak onlar engellemektedir. Zaten kisitli butce ve imkanlarla yola cikmisken bir de celme yemenin acisini ben yurtdisinda yasadigim hicbir uzuntude yasamadim. Insanin kendi ulkesinde dislanmasinin, hor gorulmesinin, yurtdisinda ikinci sinif vatandas olmasindan daha dayanilmaz olduguna karar verdim. Kotu niyet, kiskanclik, bir seyleri paylasamama gibi negatiflikler bizim okumuslarimizin icine islemis ozelliklerdir, buna dair tonlarca gozlem yaptim.

    Biz bu kulturun zenginligiyle buyuduk. Yurtdisinda aylar boyunca biriktiremeyecegimiz duygulari, deneyimleri burada tek bir minibus seyahatinde yasayabilmenin luksunu tattik. Boyle bir guzelligi geride birakip gitmek cok zor tabii. Ama bir yandan da insan pasif bir avatar degil, kendisi de bir seyler katmak istiyor ortama. Iste o o zaman hic degilse birazcik deterministik bir sekilde sunu soyle yaparsam bu olur diyebilmek lazim. Ulkemizdeki kosullar buna elverisli degildir. Gelecegi degistirmek isteyenlerin bu ulkede mutlu olmasi mumkun degildir, cunku size karsi koskoca bir kulturle direniyor herkes ve her sey.

Düşüncenizi Paylaşın