Şiddet Başkanlığın Anahtarıdır

Şiddet Başkanlığın Anahtarıdır

Türkiye’de 7 Haziran ile 1 Kasım arasındaki 147 gün içinde seçmenin fikrini değiştiren neydi? Ersin Kalaycıoğlu’nun araştırmaları da gösteriyor ki yükselen şiddet ortamında can derdine ve istikrar endişesine düşen yurttaşlar seçimin sonucunu ve de Türkiye’nin kaderini belirledi. AKP’nin dördüncü dönem iktidarı, belki de Kalaycıoğlu’nun ifade ettiği gibi hâkim parti sistemi’ne geçişin habercisi oldu.

Şiddetin 7 Haziran sonrası zirve yapması bir tesadüf olmasa gerek. Kandil’in ve Beştepe’nin otoriter ihtirasları için şiddet vazgeçilmez bir araçtı ve insan bedeli ne olursa olsun yükseltilmeliydi. Otoriter siyasetin, zıtlık, çatışma ve kandan beslenen sembiyoz (ortakyaşamsal) ilişkisi, bir yandan faturayı ülkeye ve yurttaşlara keserken diğer yandan kârı kırışan tacirler için bir kazan-kazan taktiğiydi. Özgürlükçü siyaset olanaklarının budandığı bu derin ve karanlık süreç otoriter liderlikleri güçlendirirken parlamenter siyasetin de altını oydu, kurumlarını tahrip etti.

Parlamenter demokrasimiz bu kirli savaşta büyük yara almış ve yoğun bakımda olsa da hâlâ hayatta. Ne dağ kanunu ne de saray entrikaları dört partili meclisimizi başkanlık sisteminin kapılarını açacak üç ya da iki partili meclise dönüştürmeyi başaramadı. Önümüzdeki süreçte rekabetçi otoriter rejim’den çıkıp çıkamayacağımızı muhalefet partilerinin eşgüdümsüz debelenmelerinin başkanlık dayatmasını durdurup durduramayacağı belirleyecek. Başkanlık sistemine geçiş için gerekli anayasa değişiklikleri ve referandum gerçekleşirse güçler birliği ilkesi ve parti devleti’ne geçiş de tamamlanmış olacak. Coğrafyamızdaki aksak demokrasi deneyiminde perde bir kez daha ve belki de uzunca bir süre için inmiş olacak.

1 Kasım’a uzanan süreçte olduğu gibi Başkanlık sistemi için gerekli anayasa değişiklikleri ve referandum dayatmasında da anahtar yine şiddet olacak. AKP’nin 1 Kasım’da kazandığı çoğunluğa rağmen istikrarın sağlanamamış ve şiddetin tırmandırılmakta oluşunun da mantığı burada düğümleniyor. Yurttaşlar, başkanlık sistemi, güçler birliği ve parti devleti fidyesini teslim etmediği sürece şiddet ve kanla rehin alınmış hayatlar yaşamak zorunda kalacaklar.

Bu şiddet sarmalından, otoriter liderlerin halkın kanı üzerine kariyer inşa ettiği karabasandan kurtulmak kolay değil ama mümkün. Özgürlüğü bir nefes da olsa solumak için ilk yapmamız gereken bıkmak yorulmak bilmeden bu sembiyoz (ortakyaşamsal) ilişkiyi deşifre etmek olmalı. Ve de kaderimizi Kandil ya da Beştepe’nin değil, eğrisiyle doğrusuyla seçtiğimiz Meclisin ve tüm arızalarına rağmen parlamenter sistemin tayin etmesi gerektiğini haykırmak olmalı. Weimar Cumhuriyeti’nin son yıllarında paramparça olmuş demokratik muhalefetin yaptığı hatalara düşmeyip, kırık dökük de olsa parlamenter siyasetin ölümle yaşam arasındaki fark olduğunu idrak etmek gerekiyor. Unutmayalım ki demokrasinin düşmanları bize her dönemde ölüm sunuyor, tek farkları öldürme tarzları…

Kesin olan şu ki önümüzdeki süreçte şiddet daha da tırmanacak; daha da çok masum insan ölecek; kin, nefret ve hamaset yalnızca söyleme değil siyasete de egemen olacak. Rejim değişikliği için özenle yükseltilen hararet yırtılmış haritayı, bir arada yaşam irademizi yakacak, kavuracak, kül edecek. Otoriterliğin altın vuruşuna giden yolda muhalefetteki kariyer heveslisi nice muhterise kutuplaştırma filminde figüran roller verilecek. Başkanlığın anahtarı dün olduğu gibi bugün de yarın da şiddet, çatışma ve kamplaşma olacak.

Oysa ki başka bir yaşam, başka bir siyaset, başka bir Türkiye, başka bir gelecek mümkün. “Şol kardeş toprağını” sürüp, çoğulcu, özgürlükçü ve müreffeh bir geleceği elbirliğiyle kurmak mümkün. Bunun yolu kendi değerlerimizi, kendi söylemimizi, kendi siyasetimizi yüksek sesle haykırmak, örgütlemek ve yaşama geçirmek olduğu kadar otoriter rejimin altın anahtarı şiddete kayıtsız şartsız dur demekten geçiyor. Ölümü kutsayan ve yüceltenlere karşı amasız fakatsız yaşamı ve barışı savunmak gerekiyor.

Gezi’den yükselen genç ufuk, siyaseti otoriterliğin kanlı tepe ve dağlarından yemyeşil ovalara indirmek için büyük bir umuttu. Bu fidan, saltanatlarına yönelik bu tehlikeyi gören köhne muktedirlerin elbirliği ve topyekûn işbirliğiyle yok edildi. Yaklaşan bahar, yarım kalan umutların, katılımcı, şeffaf ve hesap verebilir yeni bir siyaset kültürünün ve müzakereci demokrasinin yeniden filiz vermesi için büyük bir fırsattır. Şiddeti anahtar görenlere, özgürlüklerimizi otoriter rejimle kilitlemeye heveslenenlere, ayrımsız, nefretsiz ve ötekisiz bir kardeşlik destanıyla dur demek zorundayız. Dur diyebilirsek bu toprakların en büyük demokrasi destanını yazarız. Dur diyemezsek kariyerlerini kan ve şiddetle yazanlar bilin ki mezar taşlarımızı da büyük bir heves ve ihtirasla yazacaklar.

TBMM'de 24. dönem CHP Bursa Milletvekili olarak görev yapmış, Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ve Türkiye - Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu üyeliklerinde bulunmuştur. Yüksek lisans ve doktora eğitimini Harvard Üniversitesi'nde gerçekleştiren Erdemir, ODTÜ ve Bilkent Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmıştır. Halihazırda Washington’da bulunan Demokrasileri Savunma Vakfı'nda kıdemli analist olarak çalışmaktadır. Sosyal Demokrasi Derneği bilim kurulu üyesi ve İnanç Özgürlüğü için Uluslararası Parlamenterler Girişimi (IPPFoRB) kurucularındandır. 2016 yılında Stefanus İnanç Özgürlüğü ödülüne layık görülmüştür.

1 Yorum

  1. Ayten Aydin says:

    Tarih sadece tekerrurden ibaret degil ogreticidir de. Ozellikle Anadolunun tarihi. Arkeoloji arastirmalari diyorki Anadolu Buyuk Etiler (Hititler) Devleti yikildiktan sonra yeni kavimler gelip canlanana kadar M.O 8 inci yuzyila kadar 4 yuzyillik bir karanlik devreden gecer. Yine de kuller arasinda kivilcimlar kalmiski gelenlerin de onlari alevlendirmesiyle yeniden ve de canli medeniyetler olusmus. Bu da gecer ve de gececek. Ancak ne kalip ne gidecegini yine tarih yazacak.

Düşüncenizi Paylaşın