Dış politikada ilkeler ve çelişkiler

Dış politikada ilkeler ve çelişkiler

“Hiçbir bölgesel anlaşmanın getirisi, Türkiye’nin İran, Suriye ve Irak ile aynı anda gergin ilişkilere girmesini dengeleyecek ölçüde olamaz. İran, Suriye ve Irak ile aynı anda gergin bir sürece girilmesi Türkiye’yi gerek bölgesel ilişkilerde gerekse doğudaki [Kürt sorunu] güvenlik konularında ciddi problemlerle karşı karşıya bırakabilir… Ortadoğu’da İran, Suriye ve Irak arasında güvenlik anlaşmasına tepki olarak ortaya çıkan yakınlaşmalar bir araya getirildiğinde içine girilen sürecin ulaşabileceği tehlikeli sonuçlar açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Balkanlar ve Ortadoğu’da yalnızlaştırılmış bir Türkiye kendi güvenlik konularında ABD-İsrail eksenine gittikçe daha fazla bağımlı hale gelecektir.”

Bu satırlar dış politikaya dair ciddi eleştiriler içeriyor. Birgün, Cumhuriyet gibi baskıya direnerek işini yapmaya çalışan gazetelerde çıkan bir dış politika analizi, ya da muhalefet partilerinden birinin Davutoğlu’nun dış politikasına yönelik eleştirileri diye düşündünüz okurken muhtemelen. Yukarıdaki uzun alıntının yazarı Ahmet Davutoğlu. 9 Nisan 1996 tarihinde “Türkiye-İsrail Güvenlik Anlaşması ve Yeni Dengeler” başlığıyla Yenişafak gazetesinde çıkan köşe yazısından alıntıladım. 1996 yılının ilk yarısında Davutoğlu İsrail üzerine çok sayıda köşe yazısı kaleme alarak dönemin Türkiye dış politikasına çok sert eleştiriler yöneltmiş. 2 Haziran 1996’da “CNN, İsrail ve Türkiye” başlıklı yazısında “Türkiye’ye dar ve ufuksuz bir gelecek biçenler bu toplumun tarihine, coğrafyasına ve kimliğine ihanet etmektedirler” diyecek kadar eleştiri çıtasını yükseltmiş.

İslamcılar 1990’larda muhalefetteyken iktidarı ihanetle suçluyordu. 13 yıldır Türkiye’yi yönetiyorlar, şimdi de muhalif gazetecileri ihanetle suçlayıp içeri atıyorlar. İslamcılar ihanet, vatan hainliği, casusluk gibi ağır suçlamaları tekellerine almanın rahatlığıyla iktidarlarını sürdürsünler. Biz bu yazıda tam da bu çelişkiyi analiz etmeye çalışalım.

ORTADOĞU’DA YAPAYALNIZ KALMAK

Ahmet Davutoğlu 2003-2009 arasında Başbakanlık dış politika baş danışmanı, 2009-2014 arasında dışişleri bakanı, Ağustos 2014’ten bu yana da Başbakan olarak 21. yüzyılın ilk döneminde Türkiye dış politikasına yön veren isim oldu. Davutoğlu dış politika üzerine 1990’larda akademisyen olarak çok sayıda köşe yazısı, makale, kitap kaleme alarak, adına “Stratejik Derinlik” denilen pan-İslamcı dış politika vizyonunu ortaya koydu. Kısaca Davutoğlu, Stratejik Derinlik’i hiçbir akademisyene nasip olmayacak şekilde AKP’nin 13 yıllık tek parti iktidarında uygulamak fırsatını buldu. Ancak ne ilginçtir ki 1990’larda dış politikayı yönetenleri; İran, Suriye ve Irak’ı Türkiye’nin karşısına almakla ve ülkeyi ABD-İsrail eksenine bağımlı kılmakla ağır şekilde eleştiren Davutoğlu’nun yönetimindeki dış politika, 20 yıl öncesine göre çok daha sorunlu bir noktada. Türkiye bugün sadece İran, Irak ve Suriye ile değil, Rusya ve Mısır’la da ciddi sorunlar içinde. Tarihe yön vermek, “Ortadoğu’nun sahibi, öncüsü” olmak için çıkılan yolda gelinen noktada Türkiye bölgesinde yapayalnız.

5 YIL SONRA MAVİ MARMARA VE GAZZE

31 Mayıs 2010’da AKP iktidarıyla adeta iç içe geçmiş sivil toplum kuruluşu İHH’nın düzenlendiği Gazze’ye yardım filosuna İsrail komandolarının baskınında 9 sivil hayatını kaybetti. Türkiye Tel Aviv’den büyükelçisini çekerek, İsrail ile ilişkilerin düzelmesi için İsrail’in özür dilemesini, tazminat ödemesini ve Gazze’ye yönelik ambargoyu kaldırmasını şart koştu. Geçtiğimiz 5 yılda İsrail ile yaşanan kriz öyle bir ideolojik boyut kazandı ki, Hamas lideri Halit Meşal AKP’nin Konya (Davutoğlu’nun doğduğu ve milletvekili seçildiği şehir) yerel kongresine katılarak binlerce kişinin “Mücahit Meşal,” “Hamas sana canım feda,” “Kahrolsun İsrail” sloganları eşliğinde konuşma yaptı. Filistin meselesi Türkiye dış politikasının öyle merkezine oturdu ki, AKP’nin önde gelen siyasetçilerinden Ömer Çelik 22 Eylül 2011’de twitter hesabından “Filistin meselesi, yakın ‘hayat sahamız’ içindeki sorunların anasıdır” diyordu. Ömer Çelik gibi donanımlı bir politikacının “hayat sahası” tabirini tırnak içinde yazdığını ve bu kelimenin Almanca Lebensraum teriminin çevirisi olarak Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik kitabında kullanıldığını vurgulayalım. 2010’dan bu yana İsrail ve Filistin sorunu sadece Türkiye dış politikasında önemli bir yer kaplamakla kalmadı, iç politikada ve seçim meydanlarında da sıklıkla kullanıldı.

Bugün gelinen noktada İsrail Mavi Marmara baskınına yönelik özür diledi. Baskında ölenlerin yakınlarına toplam 20 milyon dolar tazminat ödeyeceği anlaşılıyor. Ancak Mavi Marmara baskınına yol açan Gazze ambargosuna yönelik bir gelişme yok. Dahası anlaşmanın şartlarından biri Türkiye’nin Hamas’ın askeri kanadının önemli isimlerinden Salih al-Aruri’yi sınır dışı edeceği ve bir daha ülkeye girişine izin vermeyeceği yönünde. Burada dış politikayı yönetenlere şu soruları yöneltmek akıllara geliyor: Madem Gazze’ye yönelik ambargodan vazgeçilecekti, bu ambargonun 5 yıl önce delinmesine yönelik olarak İHH’nın öncülüğünde yürütülen ve 9 sivilin hayatını kaybetmesiyle neticelenen girişime neden izin verildi? İsrail özür ve tazminatla bu olaydan sıyrılırken, 5 yıldır Gazze meselesini iç politikada sürekli kullanan iktidar bu anlaşmayı topluma nasıl açıklayacak? AKP’li parti üyeleri daha bir yıl önce Konya’da “Hamas sana canım feda” sloganları atarken, şimdi Hamas’ın askeri kanadının önde gelen ismi hangi ilkeler üzerinden sınır dışı edilecek? Filistin meselesi “‘hayat sahamız’ içindeki sorunların anası” ise şimdi İsrail ile yapılan anlaşma çelişki değil mi? Madem İsrail ile anlaşılacaktı, neden kavga edildi? Dahası bu anlaşmanın tam da Türkiye; İran, Irak, Suriye, Mısır ile sorunlu ilişkiler, Rusya ile kriz yaşanırken imzalanması rastlantı mıdır? 1996’da Davutoğlu’nun kendi yazdığı cümleleri kullanırsak “Ortadoğu’da yalnızlaştırılmış bir Türkiye kendi güvenlik konularında ABD-İsrail eksenine gittikçe daha fazla bağımlı hale” mi gelmektedir? Türkiye’nin 1990’larda Ortadoğu’daki komşularıyla “gergin” ilişkiler yaşamasına neden olan dış politika elitleri ihanetle suçlanırken, bugün Türkiye’nin Ortadoğu’da yalnız kalmasını eleştirenler ve bunun hesabını soranlar mı ihanet ediyor?

SATRANÇTA PİYON OLMAK

Dış politikada tutarsızlık, attığı adımın nereye gideceğini hesap edememek sadece Ortadoğu’yla sınırlı değil. Soli Özel’in Rusya ile yaşanan uçak krizine dair yönelttiği şu soru hala cevap beklemekte: “Türkiye kamuoyu da Rusya gibi bir devletle çok ciddi ve çok boyutlu bir krize yol açacağı belli hamlenin neden yapıldığını, ödemesi gereken bir bedel olacaksa bunun neden ödeneceğini öğrenmek hakkına sahiptir.” Türkiye siyasetine ve ekonomisine egemen olan hesap vermeme ve ben yaptım oldu zihniyetinin sonuçlarını dış politikada da yaşıyoruz. İç politikada hukuki süreçlerin önüne geçerek, parlamenter sistemi rafa kaldırarak, gittikçe daha fazla şiddete başvurup medyayı susturarak sorunların üstü örtülse de dış politika açısından işler böyle yürümüyor. Bir de bakmışsınız “tarihi okumak değil yazmak” iddiasıyla yola çıkıp kalemsiz kitapsız kalmışsınız. Usta bir satranç oyuncu edasıyla dünya âleme kafa tutarken, başkalarının oyununda piyon olmuşsunuz.

Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Yardımcı Doçent olarak görev yapmaktadır. Yale Üniversitesi Yayınları’ndan 2012 yılında çıkan From the Abode of Islam to the Turkish Vatan: Making of a National Homeland in Turkey kitabınn yazarıdır. New York Times, Huffington Post, Al Jazeera, Hurriyet Daily News, Open Democracy gibi uluslararası basın kuruluşlarında yazıları yayımlanmıştır.

Düşüncenizi Paylaşın