Barış, Kürtlere, Türkiye’ye ve Ortadoğu’ya kazandırır

Barış, Kürtlere, Türkiye’ye ve Ortadoğu’ya kazandırır

Adım adım yeni bir savaşın içerisine yuvarlanıyoruz. Şimdilik kontrollü gerilim veya “karşılıklı el ense” şeklinde cereyan eden gerilim, kontrolden çıkarsa en azından beş yıllık yoğun bir savaş bizleri bekliyor olabilir.

Savaşın olduğu ortamlarda kimse temiz kalamaz. Herkes kirlenir.

Bana savaşın yeniden bir seçenek haline gelmesinde AK Parti’nin rolü asıl belirleyici gibi geliyor.

Bunun iki nedeni var: Barış için güven inşa etmek zaruri. Kürtleri o kadar oyaladılar ki, bu durumun nasıl tamir edilebileceğini öngörmek zor.

Dolmabahçe Mutabakatını, yani gözlerimizle gördüğümüzü yok sayarak reddedenler, muhataplarında nasıl bir hayal kırıklığı yarattıklarını hiç düşünmüşler midir?

Dolmabahçe’de deklarasyon okunurken orada duran bir bakan, daha sonra muhataplarının baraj altında kalmasının “süper” olacağını söyleyebildi. Baraj altında kalan partinin etkinliğini yitirmesinin, her iki taraftaki “savaş partilerinin” kazanmasına yol açacağını bu şahıs bilmiyor olabilir mi?

Barış için Devlet’in muhatap aldığı Öcalan’ın, HDP ve Kandil’le iletişiminin kesilmesi, HDP’nin sokağa çıkamayarak kampanya dahi yürütememesi, şimdi içerisine yuvarlanmakta olduğumuz çılgınlıkta hiç mi rol oynamadı?

Kürt gençlerini “Düz ovada siyaset yapmaya” böyle mi ikna edeceksiniz?

Elbette bu oyunu bozabilecekken, kendi savaş kapasitesini kanıtlayarak “alan hakimiyeti” kurmayı seçen PKK da tarihi bir hata yapmıştır.

Sözü Osman Baydemir’e bırakalım: “PKK’nın eylemsizlik pozisyonundan çıkmasının yanlış olduğunu belirten Baydemir, çıkmasaydı AKP bu savaşı 20 gün sürdüremezdi” dedi. Bu demeç maalesef 1 Kasım seçimlerinden önce değil sonra verildi. Yine de cesurca bir duruştur.

Ama bize göre yeni bir savaş ne Türkiye’ye ne Kürtlere ne de Ortadoğu’ya yarar.

Tam tersi, Türkiye Devleti ve Kürtler, tarihsel barışlarını gerçekleştirebilirlerse, bundan Kürtler, Türkler ve tüm Ortadoğu istifade eder. Bu iddiamızı açmaya çalışalım:

AK Parti, sürdürülemez bir dış politika tuzağına düşmüştür:

Türkiye’nin kendi mevcut durumunu koruması veya geliştirmesini, diğer bölgesel aktörlerin gerilemelerine veya kazanmamalarına bağlama hatasını yapmıştır. Bu duruşun çatışma üretmemesi imkansızdır. Bu tercih komşularla “yüzde yüz problem” getirir.

Bugün “Millet kılığına girmiş Devlet” gibi hareket eden AK Parti’nin geleneksel Kürt alerjisini aynen devralması ve bölgedeki dış politikasını bunun üzerine bina etmesi ilginçtir. Bu alerjinin Türkiye’ye maliyetlerini kısaca anımsayalım:

Suriye’de muhalefeti örgütlemeye çalışan AK Parti, daha baştan Kürtleri dışarıda tutmaya çabalamış; Suriye’de çok etkinliği olmayan Müslüman Kardeşleri ise muhalefette belirleyici bir yere taşımaya çalışmıştır.

Sonuçta Suriye muhalefetinin ölü doğmasında bu tercihler belirleyici olmuştur.

Kürt alerjisi ve İhvan sempatisi tüm Suriye’ye ve bize bedel ödetmiştir, ödetmeye de devam etmektedir.

Bugün hala aynı Kürt alerjisi ve Sünni-merkezli mezhepçi bakış devam ettirilmektedir. Türkiye’nin “PYD’ye bağlı güçler Fırat’ın batısına geçemez” siyaseti de bu yanlış duruşun izlerini taşımaktadır.

Bu, bölgenin fiilen İŞİD kontrolü altında kalması demek. Türkiye IŞİD’e destek verdiği suçlamalarını savuşturmak adına bu bölgenin “Ilımlı İslamcı” guruplarca kontrol edilmesi gerektiğini savunuyor. Ne var ki bu “ılımlı” guruplar, Rusya için “terörist.” Türkiye için “terörist” olan PYD ve askeri güçleri ise Rusya için “ılımlı” veya en azında beraber iş tutulabilir aktörler.

Rusya, Fırat’ın batısındaki “Ilımlı İslamcıları” bombalayarak, onların bölgede etkinleşmelerine izin vermeyeceğini gösterince, Türkiye ve Rusya arasındaki gerilim su yüzüne çıktı. Rus uçağının düşürülmesinin arka planında bu gerilim var.

Başka bir husus da, Viyana’da Suriye’nin Dostları’nın anlaştığı masada, Türkiye’nin “ılımlı” bulduğu İslamcı unsurların kabul görmemesi. Bu konuda ABD, ikna edilmeye daha açıkken, Rusya, söz konusu gurupların dışlanmasını kabul ettirdi. Türkiye de PYD’nin masaya oturmasını engelleyerek kendince bir gol attı ama hangi kaleye tartışılır. Bence kendi kalesine…

Rusya, BAAS’ın görünür gelecekte masada olmasını garantilemiş durumda. Bunu ABD ve müttefiklerine kabul ettirmiş durumda.

“Esad devrilsin de gerisi tufan” çizgisindeki Türkiye’nin bu konuda açık bir yenilgiye uğradığını ve Rusya ile gerilimde bunun da rol oynadığı açıktır.

Yine Rusya’nın PYD’yle yakınlaşması ve gelecekte Kürtlerin Suriye’de otonom bir statü elde etmelerine yeşil ışık yakma olasılığı Türkiye’yi huzursuz ediyor.

Türkiye’nin NATO’nun çizgisine gerilemesi, hem ABD hem de Rusya açısından çifte kazanım olabilir mi? Evet, nadiren de olsa tarihte böyle durumlar yaşanır. Bir ayı bir tilkiyi döverken, fil uzaktan kıs kıs gülerek seyredebilir…

Buraya kadar, Kürt alerjisinin ve Sünni eksenli mezhepçiliğin Türkiye’ye ödettiği bedelleri özetlemeye gayret ettik.

Ama aynı hata Musul özelinde de devam ettiriliyor gibi. Yakında Musul’ın IŞİD’den kurtarılması için bir harekat yapılacağı anlaşılıyor. Türkiye burada da kendi pozisyonunu başkalarının olmamasına veya gerilemesine endekslemiş görünüyor:

Türkiye, Musul’un kurtarılmasında Sünniler etkili olsunlar istiyor. Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin Peşmergeleri de olabilir ama “diğer yaramaz Kürtler” olmamalı. Ayrıca Şiiler de bu süreçte ön almamalı. Türkiye şunu diyor aslında: Resmi Irak otoriteleri beri dursun. Yani bugüne kadar IŞİD’e karşı savaşanlar geride dursunlar, Türkiye’nin gözdeleri ön alsın.

Bu duruş, Irak Hükümeti nezdinde kabul edilir değildir. Üstelik konjonktür de Türkiye’nin lehine değildir. Anlaşılan yeni bir dış politika fiyaskosu kapımızdadır.

Aslında bu mikro analizler bize şunu söylüyor: AK Parti’nin Kürt alerjisi ve mezhepçi tercihleri ideolojik körlük ve garip bir reelpolitik alaşımıdır ve son tahlilde kendi ayağına kurşun sıkmakla aynı anlama gelmektedir.

“Benim kazanmam için Kürtlerin kaybetmesi gerekir” demek, akıl tutulmasıdır.

Bin kilometrelik sınırınızın ötesinde ve berisinde yaşayan Kürt akrabalarınızla beraber hareket etmek, tarih ve coğrafyanın getirdiği en kolay yoldur. Kürtlerle tarihsel barışınızı kurarsanız, barışın iki tarafı da bundan kazanır. Üstelik Ortadoğu da bundan istifade eder. İşte cesaret ve vizyon isteyen duruş budur.

Elbette tersten bakarsanız Kürt hareketinin de bundan çıkarması gereken dersler vardır:

Bir defa Türkiye’de silahlı mücadelenin miadının doldurduğunu kabullenmeleri gerekir. Eğer PKK, Türkiye’de çatışmasızlığı tercih ederse, yukarıda özetlediğim bölgesel dinamikler nedeniyle, AK Parti’nin tek taraflı savaşı sürdürmesi daha da zorlaşır.

Neden mi? NATO’nun çizgisini kabullenen Türkiye’nin Kürtlerle savaşması, aynı Kürtler IŞİD’le savaşırken kabul görmez. Üstelik size silah çekmeyen bir unsura silah çekmeye devam eder duruma düşerseniz. Size Türkiye’de silah çekmeyen bir unsura silah çekerseniz, sizi dolaylı veya açıktan IŞİD’in ekmeğine yağ sürmekle itham ederler. Türkiye’nin dış politikadaki sıkışmışlığı bunu sürdürmeyi zorlaştırmaktadır.

Demokratik kanalların hala zorlanabileceği Türkiye’de savaşı tercih etmek, Kürtlerin PYD üzerinden verdikleri savaşın meşruiyetini de sarsmaya devam edecektir.

Yani “reelpolitik” Kürtlerle tarihsel barışın tarafındadır.

Kürtlerin bu süreçte düşmemeleri gereken bir başka tuzak, Esad ve Rusya’ya doğru fazlaca meyletmek olabilir. Bu hataya düşmek, Kürt hareketindeki otoriterlik ve sertlik yanlılarını kuvvetlendirebilir. Asıl marifet çok fazla aktörle işbirliği yapabilmek ama paçayı kaptırmamaktır. Bunu bölgede en iyi yapan aktörün Barzani olduğu söylenebilir…

O zaman AK Parti yöneticileri ve Kürt hareketinin sürükleyici aktörleri şu iki tercihle karşı karşıyadırlar:

Tarihsel barışı inşa ederek, Ortadoğu’ya başka bir birlikte yaşama modelini armağan etmek; veya savaşmayı seçerek Ortadoğu’nun tipik diktatörlüklerine dönüşmek.

Böyle bir savaş Türkiye’nin bölünmesini getirebilir. Ama iki ülkede de huzur ve demokrasi olmayacaktır. İki ülke de otoriterleşecektir. Sınırların belirsizliği ve sınırlar üzerine karşılıklı hak iddiaları bile en azından 50 yıl gerilim ve savaş demektir.

Savaşmak yıkım ve otoriterlik getirmekle kalmayacak; iki tarafın da bugün ellerinde tuttukları nispi avantajları yok edecektir.

Reelpolitiğin dahi barışı dayattığı bir coğrafyada bundan sonra ne yapılması gerektiğini Selahattin Demirtaş özetliyor:

“Biz bugüne kadar halkların yararına her kim olumlu ne iş yaptıysa, taş üstüne kim taş koymayı başardıysa onlara ancak teşekkür edebiliriz. Ama yolun bundan sonrasına HDP ile devam edeceğiz…Siyasetle akılla barış yoluyla devam etmeliyiz. Gandhi’nin dediği gibi “Adaletsiz rejimi adaletle yıkınız ve alkışlar önüne kansız elle çıkınız.”

 

 

2009 yılında doçent, 2015'de profesör derecesini almış olup halen Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde akademik faaliyetlerine devam etmektedir. New York Üniversitesi Yakın Doğu Çalışmaları Merkezi (1999-2000), Hollanda'daki Modern Dünya'da İslam Çalışmaları Uluslararası Enstitüsü'nde (ISIM) 2005-2006 sonbahar döneminde ve ABD'deki Northwestern Üniversitesi, Buffett Uluslararası ve Karşılaştırmalı Araştırmalar Merkezi'nde 2011-2012 bahar döneminde misafir öğretim üyesi olarak bulunmuştur. Prof. Yüksel'in yayınlanmış kitapları; Anti-Komünizmden Küreselleşme Karşıtlığına: Milliyetçi Muhafazakâr Entelijansiya; AKP Devri: Türkiye Siyaseti, İslâmcılık ve Arap Baharı; 1960’tan Günümüze Türkiye Tarihi'dir.

Düşüncenizi Paylaşın