HESAP VERECEKSİNİZ!

HESAP VERECEKSİNİZ!

Başlık provokatif mi geldi? Doğaldır; nitekim ister parlamentoda, ister basında, ister sokakta, bu cümle ne zaman dillendirilse bir meydan okuma olarak algılanıyor. Oysa dünyanın geldiği noktada devlet yönetiminin olmazsa olmaz ilkelerinden biri bu, “hesap verebilirlik”… Katılımcı demokrasinin ve iyi yönetişimin özünü oluşturan, ancak ne yazık ki Türk siyasetinin henüz nasibini alamadığı bir kavram…

Öncelikle kavrama Türkçe yazında verdiğimiz isme bir şerh koyma gereği duyuyorum. Hesap verebilirlik, aşağıda açmaya çalışacağım üzere kavramın özündeki karşılıklı etkileşimi göz ardı ederek, bu yükümlülüğü hesap verme durumundaki kişinin uhdesine bırakan, bir edimden, bir alışverişten, bir pratikten çok bir durumu anlatan bir ifade. Hesap verme yükümlülüğü, neredeyse hesap verme işine hiç mi hiç girişmeden, hepimize aşina “alnımız ak, başımız dik, veremeyeceğimiz hesap yok” söylemiyle savuşturulabilecek bir yükümlülükmüş gibi. Dolayısıyla kavramın özünü yakalaması bakımından “hesap sorulabilirlik” ya da mevzuatta yer verildiği biçimiyle “hesap verme sorumluluğu/yükümlülüğü” kavramları daha uygun ifadeler gibi görünüyor.

Hesap sorulabilirlik, bir tarafın diğerine geçmiş ya da gelecekteki edim ve kararları konusunda bilgi verme, bu edim ve kararlarını gerekçelendirme ve herhangi bir suiistimal söz konusu olduğunda cezai yaptırımla karşılaşma yükümlülüğü olarak tanımlanabilir. Böyle tanımlandığında, hesap sorulabilirliğin her türlü toplumsal etkileşimde geçerli bir ilke olduğu aşikar. Dolayısıyla erki toplum adına kullanma iddiasında olanların da bu ilkeyle bağlı olmaları kaçınılmaz. Hesap sorulabilirlik, herhangi bir kamusal eylemin hayata geçirilmesinde, kaynakların doğru ve etkin kullanımı kadar, edimin en baştan itibaren hukukun üstünlüğünü, toplumsal yararı, topluma karşı sorumluluğu öncellemesi, tarafsızlığı ve kapsayıcılığı amaçlaması, dürüst, açık ve temiz siyaset etiğini gözetmesi kıstaslarının aranması anlamına geliyor.

Gelin görün ki Türkiye’deki mevzuat çerçevesi, kamunun hesap verme sorumluluğunu yalnızca yaptıkları harcamaların çetelesini tutmak gibi bir kamu maliyesi meselesi olarak algılayıp uyguluyor. Seçilenlerin hesap verme sorumluluğunun yalnızca bir sonraki seçimlerle sınırlı kalması gibi, katılımcılık ilkelerinden ve iyi yönetişimin sigortalarından payını almamış sığ bir demokrasi anlayışının göstergesi bu. Seçilmişlerin dokunulmazlıklarının siyasal görüşlerine ve söylemlerine uygulanmayıp adi suç oluşturacak eylemlerine uygulanması, cumhurbaşkanına geniş kapsamlı yetkilerin yanında, bu yetkilerin kapsamına tezat biçimde siyasi sorumsuzluk tanınması, siyasal hesap sorulabilirliğin sınırlarını son derece dar tutan uygulamalar. Bilhassa 2010 referandumuyla gelen anayasa değişiklikleri ve rejimin niteliğine ilişkin oldubittiler ışığında, idare de dahil olmak üzere tüm devlet yapılanmasının hesap sorulabilirliğini teminat altına alan denetleme ve dengeleme mekanizmaları giderek bozulup işlevsizleşiyor. En basit şeffaflık ve hesap sorulabilirlik mekanizmalarından biri olan bilgi edinme hakkı dahi, son derece keyfi şekilde uygulanıyor. Yakın tarihimiz, meclis soruşturması ile Yüce Divan gibi hesap sorma mekanizmalarının, parlamento çoğunlukları kotarılarak bloke edildiği örneklerle dolu. Türkiye’de devlet ile vatandaşın karşı taraflarda yer aldığı hukuk davalarının büyük kısmının devlet lehine sonuçlandığı da biliniyor.

Haliyle Dünya Bankası’nın çeşitli kaynaklardan aldığı verilerle derlediği “Söz Hakkı ve Hesap Sorulabilirlik” endeksinde Türkiye’nin 100 üzerinden 40,8 düzeyinde kalması (2013 verisi; dikkat: 2003 yılındaki 43,8 düzeyinden daha da gerilemiş), bu rakamla OECD ülkelerinin tamamının yanı sıra Arnavutluk, Hindistan, Moğolistan, Romanya ve Tanzanya’nın da ardında yer alması belki şaşırtıcı değil, ama yine de üzücü. Toplumsal ve siyasal kültürümüzdeki dönüşüm bizleri ne yazık ki daha çok şeffaflık ve hesap sorulabilirlik yönüne değil, tam aksi yöne itiyor.

Peki iyi yönetişim çerçevesinde hesap sorulabilirliğin mekanizmaları neler olabilir? Serbest ve adil olması kaydıyla siyasal seçim süreçleri elbette bu mekanizmaların başında geliyor. Bazı ülkelerde seçim mekanizması, yürütmenin yasama veya yüksek yargı tarafından alaşağı edildiği görevden alma (impeachment) ve doğrudan seçmen tarafından alaşağı edildiği geri çağırma (recall) mekanizmalarıyla güçlendiriliyor. Bu durumda, görevini kötüye kullanan yetkili, görev süresini tamamlamadan koltuğunu terk ediyor. Bunlar dışında, hukuken Türkiye’de de belli biçimlerde mevcut olan yürütme veya idarenin eylemlerine yargı denetimi seçeneği, mutlak surette bağımsız ve etkin çalışan yargının varlığını gerektiriyor. Yürütme ve idarenin yargının kararlarını hiçe sayabildiği bir ortamda, bu bakımdan sıkıntı yaşadığımız çok açık… Son olarak resmi devlet yapılanması içerisinde denetleme ve dengeleme süreçlerini destekleyici ombudsmanlık ve kamu denetçiliği kurumları söz konusu. Bunlar da Türkiye’de mevcut olmakla beraber, bağımsızlık ve etkinlik bakımından yine kuşkulu bir sicil sergiliyorlar.

Hesap sorulabilirliğin devlet yapılanması dışındaki mekanizmaları ise katılımcı demokrasi ilkeleri çerçevesinde serbestçe hareket edip söz söyleyebilen sivil toplum ve medyanın varlığını gerektiriyor. Türkiye’de son on yılda bu bakımdan da ilerleme kaydettiğimizi söylemek güç. Ancak toplumun izleme ve hesap sorma işlevini yerine getirmesi için başka pek bir mecra yok. Hesap sorulabilirlik, gerek devletin, gerek toplumun hukukun üstünlüğü ve katılımcı demokrasi gibi en temel ilkeleri, siyasal etiği, şeffaflığı içselleştirmelerini, yurttaş katılımını mümkün ve etkin kılacak bireysel ve örgütlü adımları arzu edilir ve uygulanabilir bulmasından geçiyor. Zaman ve para kaybından başka bir anlama gelmeyecek hukuk mücadelelerine girişme, bizzat kendisi yasal kovuşturmaya uğrama, vatan haini ilan edilme riskiyle karşı karşıya kalmadan devletten eylem ve işlemlerinin hesabını olası her yoldan sormak, yurttaşların hakkı olmanın yanı sıra, yurttaşlık ödevlerinden de birini oluşturuyor. Sözün özü, hesap vermek devlet görevlisinin yükümlülüğüyken, hesap sormak da yurttaşın yükümlülüğüdür.

Dolayısıyla evet, bir hukuk devletinde devlet başkanları, hükümetler, idari birimler, aklınıza gelebilecek tüm devlet görevlileri, hukukun kendilerine tanıdığı yetkileri doğru sınırlarda, doğru amaçlarla, doğru sonuçlarla kullanmakla yükümlüdür. Toplumun işi, bunun böyle olduğunu izlemek, denetlemek, onaylamaktır. Hesap sormaktır. Devlet görevlisinin işi, yaptığı veya yapacağı işi gerekçelendirmek, bunun hukuka, toplum yararına, toplumsal barışa ve refaha, iyi yönetişim ilkelerine uygunluğunu kanıtlamaktır. Eğer yaptığı veya yapacağı iş burada sayılan toplumsal ortak paydaların ve faydaların hilafınaysa, bunun da hesabını ilgili cezai yaptırım yoluyla vermektir. Hesap vermek, devletli kaftanını giyenin peşinen üstlendiği bir ödevdir. Alınacak, gocunacak, kaçınacak bir tarafı yoktur.

O zaman gelin bu yazının başlığını, bir meydan okuma, bir provokasyon, bir haddini bilmezlik yerine devlet yönetiminin temellerini belirleyen ilkelerden biri olarak algılamaya başlayalım. Bununla beraber, iyi yönetişim vaat eden bir devlet yapılanmasını kurgulayacak yeni anayasanın diğer ilkelerini de müzakereyle, istişareyle, karşılıklı diyalogla belirleyerek kapsayıcı bir toplumsal uzlaşı üzerine inşa edelim. Artık bunun gerektirdiği demokratik olgunluk düzeyine geldiğimizi umarak…

ODTÜ Ekonomi bölümünde lisans, ​Warwick Üniversitesi Uluslararası Ekonomi Politik bölümünde yüksek lisans çalışmalarını tamamladıktan sonra McMaster Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde sürdürdüğü doktora çalışmasını tez aşamasında bırakmıştır. Kısa bir gazetecilik deneyiminin ardından Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı'nda (TEPAV) araştırmacı ve analist olarak çalışmıştır. Çeşitli dergi, kitap ve internet sitelerinde makaleleri yayımlanmıştır. Halen bağımsız danışman olarak çalışmaktadır.

Düşüncenizi Paylaşın