Diyet

Diyet

Ömer Seyfettin’in en bilinen hikâyelerindendir. Kasabanın pehlivan gibi demircisi Koca Ali işlemediği bir hırsızlıktan dolayı kolunun kesilmesiyle cezalandırılır. Kasabanın ağası Hacı Kasap diyetini öder, Koca Ali’nin kolunu kesilmekten kurtarır. Ama bir şartla: ömrü boyunca ağaya hizmet edecektir. Bir haftaya varmadan ağa, Koca Ali’yi canından bezdirir. Her işine koştuğu gibi sürekli, “Ulan Ali! Kolunun diyetini ben verdim. Yoksa çolak kalacaktın!” der durur. Geceleri uyku tutmaz olmuştur Koca Ali’yi. Ağa sürekli başına kakmaktadır diyeti. En sonunda ağa bir gün yine söylenir dururken, kolunu keser fırlatır atar ağanın önüne. Diyeti verir, çekip gider.

Hikâyeyi okurken Erdoğan ve AKP seçmeni arasındaki ilişkiyi düşünmemek elde değil. 2001 krizi sonrası iktidara gelen Erdoğan’ın ilk yıllarında refah patlaması yaşandı. AKP’ye verilen destek ve oyların sürekli artırmasında; 1990’lı yıllarda yaşanan krizler, batan bankalar ve 2002 sonrasında AKP iktidarında yaşanan ekonomik genişlemenin önemli payı var. Kim ne derse desin Erdoğan Türkiye toplumunun “iki anahtar” rüyasını gerçekleştirdi: Bir ev, bir araba. 2002 yılında 4,6 milyon olan otomobil sayısı iki kattan fazla artarak 2015’te 10,2 milyona çıktı. 2002’de üretilen konut sayısı yılda 161 bin iken, 2013’te bu rakam 700 bine yükseldi. 13 yıl öncesiyle kıyaslandığında bugün Türkiye’de çok daha fazla aile otomobil ve konut sahibi.

Bu zenginleşmenin planlı ve sürdürülebilir bir ekonomik kalkınmaya dayanmadığı ve yüksek borçlanmayla sağlandığı ortada. AKP iktidarına yakın inşaat, maden ve enerji şirketlerine şehir merkezlerinde parkların ve kamu arazilerinin, derelerin, SİT alanlarının adeta yağmalanır gibi peşkeş çekilerek rant yaratıldığı üzerine çokça yazıldı çizildi. Soma faciasında tüm çıplaklığıyla gördüğümüz gibi ahbap çavuş kapitalizmi mantığıyla işletilen denetimsizlikten uzak madenlerde 301 kişi hayatını kaybetti. Dahası 17/25 Aralık sürecinde ortaya saçılan yolsuzluk iddiaları… Siyaset biliminin kleptokrasi (hırsızlık rejimi) olarak tanımladığı; Suharto’nun Endonezya’sı, Marcos’un Filipinler’i, Putin’in Rusya’sına benzer bir ekonomik/siyasi rejimin temellerinin Erdoğan döneminde Türkiye’de atıldığını gördük.

Ancak seçmenin ciddi bir kesimi hala Erdoğan’ı desteklemekte kararlı. AKP’ye oy veren seçmenin son derece rasyonel ve bilinçli hareket ettiğini, oy verirken diğer partilerin seçmenlerinden siyasi bilinç olarak eksiği değil fazlası olduğunun altını çizelim. Demem o ki AKP seçmeni her şeyin farkında. Kendi siyasi tercihine yönelik yapılan eleştirilere, “çalıyorlar ama çalışıyorlar” sloganıyla cevap vermesi çok şey anlatıyor bize. Türkiye bu konuda istisna da değil zaten. “Çalıyorlar ama çalışıyorlar” sloganının bize ait olmadığını, AKP döneminden yıllar önce “Rouba Mas Faz” olarak Portekizce Brezilya’da kullanıldığını hatırlatalım. Gelişmekte olan ülkelerde karizmatik liderin kitlelerle kurduğu popülist ilişki ve kamu kaynaklarının yağmalanması sürecinde seçmenlere buradan dağıttığı pay üzerine çok sayıda akademik çalışma var.

Tüm yolsuzluk iddialarına, otoriterleşmeye, hukukun çiğnenmesine, basın özgürlüğünün ayaklar altına alınmasına kulak tıkayan 19 milyon seçmen 7 Haziran’da “durmak yok yola devam” dedi. Oyların tüm bu sorunlara rağmen %41’de kalmasında, milyonların karizmatik liderle kurduğu duygusal bağın da ciddi payı var. Kısaca “yedirmeyiz” diyor AKP seçmeni. Ancak AKP’yi desteklemenin maliyeti hem bu partiye oy veren seçmen hem de Türkiye toplumunun tamamı için sürekli artmakta. Erdoğan’ın topluma sunduğu ekonomik refah artışının karşılığında seçmenden talep ettiği diyetin ardı arkası kesilmiyor.

15 yaşında bir çocuk, Berkin Elvan polis tarafından sokak ortasında öldürülüyor. Erdoğan meydanlarda seçmeninden Berkin’i yuhalamasını istiyor. Yolsuzluk kasetlerinden sıfırlanan milyonlar, ayakkabı kutularından dolarlar çıkıyor. Erdoğan seçmenine kasetler dublaj, kutular montaj diyor. AKP’yi destekleyen milyonlar yolsuzluk iddialarına göz yumuyor. Gazeteciler içeri atılıyor işsiz kalıyor ama AKP seçmeni basının susturulmasına başını çeviriyor. Erdoğan “beraber yürüdük biz bu yollarda” dediği, “ne istediler de vermedik” diye sorduğu Cemaat bir anda paralel devlet oluyor. “Bu davanın savcısı benim” dediği davanın savcısını darbeci ilan ediyor. AKP seçmeninden Cemaatin darbeci olduğuna inanmasını istiyor. Soma madenlerinde 301 kişi rant düzenine kurban veriliyor. Erdoğan’ın danışmanı sokak ortasında tekme tokat madenci yakınlarını dövüyor. AKP seçmenlerine madenciler şehit oldu vicdanınız rahat olsun deniyor, şehitlik üstünden facianın üstü kapatılıyor.

Ama Erdoğan durmuyor. Ankara’nın ortasına 1150 odalı Saray yaptırıp içine kuruluyor. Bu sefer AKP seçmeni, “kendine mi yaptırdı? O gidince yerine kim gelirse o oturacak” dese de kafalarda soru işaretleri oluşuyor. Tüm bu olan bitenden duyulan kolektif suçluluk duygusu milyonları içten içe kemiriyor. Türk lirası sürekli değer kaybediyor, ekonomide alarm zilleri çalıyor ama Erdoğan çıtayı yükseltip artık pazarlığı başkanlıktan açıyor: “Türkiye’nin ihtiyacı olan sistem Başkanlık sistemidir… 7 Haziran’da 400 milletvekilini verin ve bu iş huzur içinde çözülsün.”

Seçmen 400 vekil vermiyor. 276’da vermeyip koalisyonu işaret ediyor. Ama Erdoğan dediğini yapıyor. Başkanlığı vermeyen memlekette huzur bırakmıyor. Bir anda başlayan çatışmalar, patlayan bombalar, bayrağa sarılmış şehit cenazeleri… Ödenen bedel artık yolsuzluklara göz yummak, otoriterleşmeye dönüp bakmamakla sınırlı değil. Artık diyet için kan isteniyor. Bu acı gerçekliği Bursa’da şehit cenazesinde bir vatandaş tüm çıplaklığıyla Sağlık Bakanı Müezzinoğlu’na haykırdı: “Sayın Bakan, başkan seçseydik bütün bunlar olmayacaktı değil mi? Bunu siz söylediniz. Başkan seçilinceye kadar ne kadar kan gidecek?”

Ve Erdoğan tekrar sandığa gitmemizi istiyor. Cumhurbaşkanı seçimlerin 1 Kasım’da olacağını açıkladı ve arkasından ekledi: “Bu topraklar şehit kanlarıyla yoğrulmuştur, bundan sonra da yoğrulmaya devam edecek.” 7 Haziran’da AKP’ye oy vermiş seçmen sayısı 18,347,747. On sekiz milyon üç yüz kırk yedi bin yedi yüz kırk yedi kişi. Kaçı sandığa gitmeyecek, kaç tanesi teveccühünü diğer partilerden yana kullanacak? 1 Kasım’da yapacakları tercihle bu ülkenin geleceğini belirleyecekler. Kaderimiz onların elinde. Diyet ödemeye daha ne kadar devam edecekler? Ya kolu kesip fırlatıp atacaklar Ağa’nın önüne, ya da Ağa’yı dinlemeye devam edeceğiz:  “Ulan Ali! Kolunun diyetini ben verdim. Yoksa çolak kalacaktın!”

Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Yardımcı Doçent olarak görev yapmaktadır. Yale Üniversitesi Yayınları’ndan 2012 yılında çıkan From the Abode of Islam to the Turkish Vatan: Making of a National Homeland in Turkey kitabınn yazarıdır. New York Times, Huffington Post, Al Jazeera, Hurriyet Daily News, Open Democracy gibi uluslararası basın kuruluşlarında yazıları yayımlanmıştır.

2 Yorum

  1. cohezyon says:

    Toplumun bu diyeti ödemesi zor görünüyor. Milliyetçi kökenli bir AKP seçmeniyle geçenlerde ufak bir sohbetim oldu. O sohbetten sonra Erdoğan’ın kendi seçmenini gayet iyi tanıdığını/yönlendirdiğini anladım. Uzun uzun yazmayacağım. Sohbetin özeti : Çalıyorsa da bir Türk çalıyor. Tamam çalan şerefsizdir ama unutulabilir. Vatan haini olmasın da ne yaparsa yapsın. Ayrıca HDP yi kriminalize etme planları da tutuyor. HDP ye hayatında ilk kez oy vermiş insanlar bile potansiyel terörist olarak lanse ediliyor. Fakat genel seçimlerin olduğu 7 Haziran tarihinde ve öncesinde ne çatışma vardı ne de başka bir durum. İnsanlar oylarını o şartlarda kullandılar. (HDP her şartta geçerdi barajı) Milli İradeye saygı duyacağız sesleri yükseliyordu hoparlörlerden. Yani bu adam HDP tekrar barajı geçmeden mola vermeyecek. Mola diyorum çünkü HDP yine barajı geçerse koalisyon MHP kurulur, HDP nin kapatılması (parti kapatmaya karşıyız diyorlar fakat her söylediklerini alenen çiğneyip geçtiklerinden itibar etmiyorum) ve milletvekillerinin dokunumazlığının kaldırılması gündeme gelir ve kaos büyür. Sonumuz iyi görünmüyor vesselam…

  2. Ayten Aydin says:

    Cok onemli bir hatirlatma. Kisacasi kisa vadeli kazancla kendi gelecegimiz bir yana insan gelecegini cikmaza surukluyoruz. Gunluk diyetimiz geldigince gittigi kadar gider kisa-mantigi ile yasamayi secmis oluruz. Ya yeni kusaklar ne bulacak ve dunyayi boylece somurmemiz bizden sonra gelenlere ne zor bir dunya birakacak-ve de olasi afetler izin verirse- dusunmemiz gerekmez mi?

Düşüncenizi Paylaşın