2001 Gibi Değil

2001 Gibi Değil

Agatha: “En büyük kâbus rüyalarında gördüklerinin gerçek olmasıdır.” (Minority Report, 2002)

Ekim ayı içinde özellikle yabancı TV kanallarını açtığımızda Matthew kasırgasını izledik. Karayipleri alt üst eden, ABD’de Florida’ya kadar uzanan bu kasırganın adaları tarumar ettiği, can kayıplarına yol açtığından bahsediliyordu.

İtiraf etmek gerekirse o kadar önemsememiştim. Ta ki kasırgadan bir hafta sonra Nassau’a gidinceye kadar. 20 metre yüksekliğindeki ağaçların köklerinden söküldüklerini görünce kasırganın nasıl bir şey olduğunu anladım. Ancak daha da korkutucu olanının havalimanına giderken artçı bir tufanın içinde kalmaktı. İnsan bizzat yaşamadan anlamıyormuş.

Bugün içinde bulunduğumuz ekonomik kriz de böyle bir şey galiba. Halkın önemli bir kısmı nasıl bir kasırganın geldiğini anlamıyor. Doların yükselişinin neden bu kadar tehlikeli bir şey olduğunu anlamlandıramıyor. O nedenle dolar yakarak, ya da yastık altındaki birkaç yüz doları bozdurarak Batı dünyasını dize getireceklere inanıyorlar.

Bu nedenle nasıl bir felaketle karşı karşıya olduğumuzu, muhtemel olacaklar çerçevesinde anlatmak gerekiyor sanırım.

AKP hükümetinin ekonomi politikası basitçe şöyleydi. Tüketimi canlı tut, içki, sigara, iletişim, yakıt ve otomobilden alınan dolaylı vergileri artır, kamu maliyesini düzelt. Bu esnada kuru düşük, faizi yüksek tutarak, yabancı sermayeyi ülkeye çekerek tüketim nedeniyle artan cari açığı dengede tut.

Bu modelin sürdürülebilir olmadığı belliydi. Özellikle Korkut Boratav Hoca 2008-2010 arası defalarca bu modelin sorunlarına ve özellikle TCMB bilançolarındaki eksik/noksan kalemlerindeki tuhaflıklara dikkat çekti. O kalemlerin ne olduğu sonradan anlaşıldı. Özellikle 2011 sonrası anayasa referandumu sonrası dışta Arap baharı ve Suriye iç savaşının etkisi, içeride ise yapısal reformların yapılmaması sonucunda ekonomide dengeler bozuldu. Büyüme hızı düştü. ABD ekonomisi toparlanmaya başladı. Bu sırada dünyada ekonomik büyümenin yavaşlaması, ABD ve Avustralya’da bulunan yeni enerji kaynakları sayesinde enerji arzı arttı, petrol ve doğal gaz fiyatları düşmeye başladı. Brent petrol 114 dolardan 27 dolar seviyesine düştü. Bu sayede Türkiye’nin en büyük dış girdisi olan enerji ucuzladı ve cari açık oranı düşmeye başladı. Ancak küresel ekonomideki küçülme dolar kurundaki hızlı artış ve Batı dünyası ile gerilen ilişkiler nedeniyle farklı şekilde Türkiye’yi negatif etkilemeye başladı.
Dış gelişmelerden azade, Babacan-Şimşek modeli 3 sebeple çöktü.

Öncelikle, Türkiye’deki hane halkı ve özel sektörün borçları tehlikeli bir noktaya doğru seyretmeye başladı. Aralık 2016 itibariyle özel sektörün uzun vadeli borcu 212 milyar dolar seviyesine geldi. Dolar kuru 3,5 seviyesine gelince 2015 yılında 720 milyar dolar olan GSMH, 2017-2019 OVP tahminine göre reel kurla 613 milyar dolara geriledi. Yani özel sektörün uzun vadeli borcu GSMH’nin %30’unu geçti. Hane halkı borcu Grafik 1’de görüleceği üzere, 2002’de %2’nin altında iken 2012 itibariyle %20’leri geçti.

tablo1

İkinci olarak, kamu tarafında da sıkıntılar büyümeye başladı. Kamu yatırımlarının aşağı yukarı hepsi yap-işlet-devret tipi modellerle özel sektöre ihale edilmişti. Bu model kamu maliyesine projeler hayata geçene kadar yük bindirmiyordu. Projeler hayata geçtikten sonra Yavuz Sultan Selim ve Osmangazi köprüsü gibi geçiş garantili projelerin hazineye yükü, Marmaray ve Marmara tünelinin finansmanı ve THY ve Türk Telekom’daki sorunlar kamudaki sorunları arttırdı. THY özellikle pazarlama tarafında yapılan inanılmaz harcamalar, politik sebeplerle uçulan verimsiz rotalar ve yanlış finansman stratejisi nedeniyle yüksek zarar açıkladı. Benzer bir şekilde, altın hissesi devlet kontrolünde olan Türk Telekom’un borçlarını ödeyemez duruma gelmesi, Öger grubunun yüksek adetlerde yaptığı hisse satışlarının da dolaylı olarak kamu maliyesine negatif etkileri oluşmaya başladı.

Üçüncü ve son sebep ise TCMB’nin bağımsızlığını yitirmesiydi. Saraydan gelen faiz düşür baskıları sonucunda faiz arttıramayan TCMB’nin döviz rezervleri erimeye başladı. TCMB bankaların karşılık oranlarını gevşeterek, ihracatçıların reeskont kredilerinde kolaylıklar sağlayarak piyasaya nefes aldırmaya çalıştı ancak artık çok geç.

Peki, bundan sonra ne olacak? Özel sektör, borçlarını yeniden finanse etmek zorunda. Yeniden finansman süreci nasıl bir süreç? Ekli şema avro bölgesindeki özel sektör borcunun yeniden finansman sürecini gösteriyor.

sekil1

Ekli tabloda görüleceği üzere, kriz zamanında şirketler kar arttırmak yerine borçlara odaklanırlar ve ekonomik aktivitelerini düşürürler. Bu nedenle gelirleri düşer, borçlanma maliyetleri artar. Eş zamanlı olarak ödedikleri maaş ve karları düşer. İşe alımlar ve yatırımlar yavaşlar. Bu süreç hane halkının maaş ve gelirlerini düşürüp işsizliğin artışına yol açar. Doğal olarak tüketim ve hane halkının konut vb. enstrümanlara yatırımları düşmeye başlar. Bu sırada hükümetler vergileri arttırıp, harcamalarını düşürme eğilimine girerler ancak vergi gelirleri düşer ve kamu borcu artmaya başlar. Süreç, bankaları tahsil edilemeyen alacaklar kaleminden vurmaya başlar. Özellikle mortgage kredileri bu anlamda oldukça kırılgandır.

Benzer bir çevrimi görmeye başladığımız Türkiye’de finansal durum nasıl? Kısa vadeli borç istatistikleri Eylül 2016 itibariyle şöyle; Bankaların 96 milyar dolar; diğer Sektörlerin 61,5 milyar dolar, genel idarenin ise 5 milyar dolarlık kısa vadeli borcu var.

Kısa vadeli borçtan sonra ne geliyor? Özel sektörün uzun vadeli borcu 212 milyar dolar. TCMB’nin Kasım 2016 Finansal İstikrar raporu bu borçla ilgili ne diyor? “YP(Yabancı Para) kredi bakiyesi olan yaklaşık 27 bin firma içerisinde 100 milyon TL üzeri YP borca sahip bin yüz firma toplam YP borcun yüzde 75’ini elinde tutmaktadır.”(TCMB, Finansal İstikrar Raporu, Kasım 2016,s:27) Bu 1.100 firma oldukça önemli ve borçlarını yeniden çevirebiliyor olmaları gerekli. Eğer bu şirketler borçlarını tekrar finanse edemezlerse, varlık satmak, küçülmek, temerrüte düşmek ve iflas gibi olumsuz senaryolarla karşılaşacaklar. FED’in faiz artırım kararı sonrası gelişmekte olan ülkelerden ciddi bir fon çekilecek olması, doların artış trendine devam etmesi ve Türkiye’nin kredi notunun artık çöp seviyesinde olması nedeniyle ne yazık ki bu senaryolar uzak değil.

En iyi ihtimalin borçların küçülerek yeniden çevrimi olacağını düşünürsek bu senaryo da ciddi miktarda çalışanın işsiz kalacağı anlamına gelir. 15 Temmuz sonrası kamuda işten çıkarılan kişi sayısının 100 bine vardığını hatırlarsak, borçluluğu yüksek olan hane halkı da borçlarını ödeyememe riskiyle karşı karşıya kalabilir. Özellikle mortgage kredilerinin ödenmesinde bir risk oluştuğu takdirde bu riskin inşaat şirketleri eliyle bankaları etkileyeceğini söylemek zorundayız.

Krizin en tehlikeli tarafı işte burası. Bankacılık sisteminde oluşacak sistemik bir risk, önemli bir yüzdesi yabancıların elinde olan Türk bankacılık sektörünün çöküşüne ve zaten azalmış olan sermaye akışının minimize olmasına yol açar. Artan vergiler, temel gıdaya yapılan zamlar ile enflasyon ve işsizliğin artışı ve ekonomik durgunluğun bir araya gelmesi ile ülkenin stagflasyona girme riski artar.

2001 krizini şemsiye uçuran bir kriz olarak tanımlarsak, muhtemel 2017 krizine ağaç söken diyebiliriz. Bu halkın önemli bir kısmı yıllardır kâbuslarında gördüklerinin gerçek olmasını izledi. Galiba sıra 2002’den beri rüyada olanların kâbusa katılmasında…

1975 İstanbul doğumlu olan Bilgehan Baykal, İTÜ Makina Mühendisliği Bölümü'nü bitirdikten sonra sırasıyla University of Maine’de Pre-MBA, İngiltere’de Henley Management School’da MBA ve Marmara Üniversitesi’nde kalkınma iktisadı üzerine yüksek lisans yaptı. 2016 yılında Marmara Üniversitesi'nde Avrupa Birliği iktisadı üzerine doktorasını bitiren Bilgehan Baykal, 20 yılı aşkın süredir bilişim sektöründe hem yerel hem çok uluslu şirketlerde yöneticilik yapmıştır. 2008-2015 yılları arasında Radikal, Birgün, Yeni Harman, Techinside gibi mecralarda köşe yazıları yazan Bilgehan Baykal "Teknik Değişimin Ekonomisi" kitabının yazarları arasındadır. Baykal, TÜSES Vakfı Yönetim Kurulu üyesidir.

Düşüncenizi Paylaşın