Global Konjonktür ve Türkiye Ekonomisi

Global Konjonktür ve Türkiye Ekonomisi

Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik durumu iyi değerlendirebilmek için küresel ekonomik gelişmeleri iyi tahlil etmek gerekiyor. Türkiye global ekonomiye tamamen açık ve küresel standardlarda “küçük” denebilecek bir ekonomi.

Bu yüzden Türkiye ekonomisi küresel ekonomiden bağımsız düşünülemez ve değerlendirilemez. Son 10 yılda Türkiye’nin ekonomik büyümesi küresel finansmanın bol olduğu bir dönemle çakıştı. Bu ucuz para dönemi yavaş yavaş yerini yeni bir döneme bırakmaya başladı. Bu yeni dönem, FED`in faiz oranlarını yükseltmeye başladığı ve Çin, Brezilya, Rusya ve Türkiye gibi önemli gelişmekte olan ülkelerin ekonomik olarak yavaşlamaya başladığı bir dönem.

Türkiye’deki ekonomik gelişmeleri değerlendirirken Türkiye’nin ticaret ve finans bağlantılarını göz önünde bulundurmak çok önemli. İlk önce Türkiye’nin yavaşlamasında etkili olan dış olaylardan bahsedelim. Türkiye’nin ticaretinin yüzde 60’ı Avrupa ile gerceklesiyor. Doğrudan yabancı yatırımın ¾ u gene Avrupa’dan gelmekte!

Orta Doğu son 10 yılda Türkiye’nin en hızlı büyüyen ihracat pazarı. Bu durumda Orta Doğu`daki olaylar ve ekonomik yavaşlama, Avrupa`daki ekonomik durgunluk Türk mallarına olan talebi dogal olarak etkileyecek ve Türkiye’nin de yavaşlamasına sebep olacaktır. Rusya’daki durgunluk ve iki ülke arasındaki siyasi gerginlik de Türkiye için oldukca olumsuz bir durum.

Bunlar Türkiye ekonomisine zarar veren dış gelişmeler. Peki yararlı olan dış gelişme yok mu?

Düşük petrol fiyatları sayesinde, bu fiyatların ithalat üstündeki ucuzlatıcı etkisi sayesinde, cari işlemler açığınin gayri milli hasılaya yüzdesi neredeyse dudak uçurtucu bir seviye olan yüzde 9`dan, yüzde 5`lere yaklaştı. Fakat unutmayalım ki, her inişin bir de çıkışı var. Petrol fiyatları bir zaman sonra yükselmeye başlayacaktır.

Bu noktayı daha açıklığa kavuşturmak için, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin ekonomik iniş ve çıkışlarını karakterize eden iki önemli faktörden bahsedeceğim.

Bu faktörler: 1) emtia/petrol fiyatları, 2) sermaye akımları.

Araştırma arkadaşlarım Carmen Reinhart ve Ken Rogoff bu faktörlerin öneminin 1800’lerden bu yana bir değişikliğe uğramadığını göstermişlerdir Neden? Sermaye akımlarını öncelikle ele alalım: Geçtiğimiz 200 yıl boyunca şahit olunduğu gibi gelişmekte olan ülkeler, sermaye akımları ile körüklenmiş büyük kredi balonlarına maruz kalınca, her zaman bir finansal krizle karşılaşmış ve derin bir yavaşlamaya girmiştir. Aynen 2001-2002`de Türkiye`de olduğu gibi!

Bu kredi balonlarının şiştiği yıllarda, genelde gözlenen, gelişmekte olan ülkelerdeki faizin, gelişmiş ülkelerdeki faizden daha fazla olmasıdır, yani bu yüksek faiz, yabancı sermayeyi gelişmekte olan ülkeye çeker ve kredi balonunun iyice şişmesini sağlar.

Gelişmiş olan ülke faizi artırmaya başlayınca bu eğilim tersine döner, ve sermayenin Türkiye gibi gelişmekte olan piyasalardan çıkmasını sağlar. Bu olay şu anda da görülmeye başlamıştır ve de sonucu Türk lirasının değer kaybetmesidir. Tabi sermaye, herhangi bir ülkenin yabancı yatırımcı açısından “riski” artınca da dışarı çıkar. Türkiye’nin durumunda, iki etkiyi birbirinden ayırt etmek zor (yani ABD merkez bankası etkisi ve risk etkisi) ama sonuç aynı, yani Türk lirasının değer kaybetmesi.

Peki paranın değer kaybetmesi iyi değil mi? Bizim ihracatçımızı daha rekabetçi yapıp, dış piyasada ihracatımızı artırmaz mı?

Evet bu etki olabilir ama bu positif etkiyi, diğer negatif etkilerle beraber düşünmek lazım. İlk negatif etki enflasyondur. Paranın değer kaybetmesi, ithal edilen malların fiyatına, ordan da direk enflasyona geçer. Dünya bankasının hesaplamalarına göre, Ocak 2016 itibarı ile yüzde 9.6 lik enflasyon bu yüzdendir.

Paranın değer kaybetmesinin ikinci negatif etkisi, dolar cinsinden olan borç stokudur. Yunanistan’ın eurodan çıkmamasının en önemli sebebi budur. Çünkü Yunanistan düşük değerli para olan drahmaya geçip ihracat pazarlarında rekabet edinseydi bile, euro olan borç bir anda kat be kat büyüyeceği için drahmaya çevrilince, eurodan çıkmak istememiştir. Bank of International Settlement araştırmasına göre, Türk şirketlerinin dolar borcu eğer Türk lirasının değer kaybetme süreci uzarsa endişe getirecek bir durumdadır.

Sonuçta sermaye hareketleri Türkiye açısından gayet önem taşıyan ilk faktördür. Ülkenin içinde bulunduğu belirsiz durum bu hareketleri direkt olarak etkileyecektir. İkinci önemli faktör petrol fiyatları. Şu anda düşük petrol fiyatları ve hala bol olan global likidite Türk ekonomisine yardım eden en önemli unsurlardır.

Buradaki kritik soru şudur. Ortadoğu yanarken, petrol fyatları niye çöküyor?

Geçmişte, bölgedeki jeopolitik istikrarsızlık üç küresel durgunluk yaratmıştır. Hatırlatalım: İsrail ile Arap devletleri arasındaki 1973 savaşı petrol fiyatlarını üçe katlamış ve 1974-1975 arasında stagflasyona (yüksek işsizlik artı enflasyon) yol açmistir. 1979 İran devrimi, 1980-1982 küresel stagflasyonu tetiklemiştir. Ve 1990 yılında Irak’ın Kuvey’ti işgali 1990-1991 küresel durgunluğa sebep olmuş ve petrol fiyatlarındaki artışa yol açmıştır.

Şu anda, Ortadoğu’da istikrarsızlık bu eski dönemlerden çok daha ciddi ve yaygın. Ama petrol fiyatları üzerinde “korku primi” görünmemektedir. Bu neden? Fark şokun niteliğindedir. Geçmiştekinin aksine, Ortadoğu’daki kargaşa bir arz sokuna neden olmamıştır.

ABD deki yeni shale teknolojileri, Kanada’nın petrol kumları, Meksika’da offshore petrol üretimi, Orta Doğu petrolüne bağımlılığı azaltmıştır. Fakat şu noktada açık olalım. Yanan Ortadoğu, ve Türkiye’deki siyasi ve ekonomik belirsizlik, global ekonomi için hiç ama hiç iyi değildir. Eğer batı devletleri, Ortadoğu sorununu sadece askeri yollarla çözme eğilimine devam eder ve büyüme ve istihdam yaratımını desteklemezlerse sonuçlar Türkiye ve dünya açısından hiç iyi olmayacaktır.

Bu bağlamda, Türkiye yakın zamana kadar Ortadoğu ekonomilerinin gıpta ile baktığı bir ülkeydi. Türkiye’nin son 30 yılda aldığı üç önemli karar Türkiye’yi üst orta gelir seviyesine getirmistir.

Bu kararları sıralamak gerekirse: Birincisi, Turgut Özal ın 1980’li yıllarda ihracat, liberal ticaret ve yatırım reformlarına odaklanarak ülkeyi devlet kapitalizmin boğuculuğundan kurtarması. İkincisi, 1995 yılında Türk-AB Gümrük Birliği sayesinde Türk mallarına büyük Avrupa pazarının açılması ve bunun sonucu olarak Türkiye’de yatırımın artması. Bu anlaşma sonunda Türkiye-AB ticareti tam dört kat artmıştır. Üçüncü olarak, 2002 yılında, bir ekonomik çöküşten sonra, Türkiye IMF planı çerçevesinde, bankaları temizlemiş, enflasyonu dizginlemiş, devlet harcamalarını kısıtlamış, bağımsız merkez bankacılığına geçmiştir. 2003`den itibaren olan büyüme büyük oranda bu gelişmelerden dolayıdır. Fakat IMF planının son bulması, Avrupa’nın Türkiye’den uzaklaşması ile çakışmıştır ve reformlar durmuştur. Türkiye’deki reformlar için en önemli çıpa şu ana kadar AB’ye katılım süreci olmuştur.

Birçok iddialı reform planı gündem de var, ama tabiki siyasi ve ekonomik belirsizlikler bunları uygulamaya geçirmeyi zorlaştırıyor. “Orta gelir” tuzağından çıkmak için reform şart ama sadece bu kelimeye odaklanmak yanlış. “Orta gelir” tuzağı hep kalırsın yada çıktın mı bir daha girmessin gibi bir tuzak değil. Güney Kore gibi bu tuzaktan çıkmış ve bir daha hiç orta gelir seviyesine düşmemiş ülkeler var. Ama mesela Yunanistan ve Arjantin gibi orta gelirden üst gelire çıkmış, sonra gene orta gelir seviyesine geri düşmüş ülkeler de var.

Kalıcı dönüşüm ve kalıcı yüksek gelir için en önemli gereken şey “kimi taniyorsun?” ekonomisinden, “neyi biliyorsun?” ekonomisine geçmek.

Türkiye’nin en önce bunu başarması lazım!

Ekonomi ve Finans Profesörü olarak Maryland Üniversitesinde Neil Moskowitz Kürsüsü Başkanlığı görevini yürütmektedir. Aynı zamanda Uluslararası Ekonomik Araştırma Bürosu (Boston) ve de Ekonomik Politika Araştırmaları Merkezinde (London) kıdemli araştırmacıdır. Son 10 yıl içinde, Bilkent Üniversitesi, Koç Üniversitesi ve Harvard Üniversitesi’nde ziyaretçi Doçent ve Profesör olarak görev yapmıştır. Ayrıca, 2008 yılında Avrupa Merkez Bankasında Duisenberg üst düzey danışman, 2010-2011 yıllarında Dünya Bankası Orta Doğu Bölümü baş danışman, 2012-2013 yılında Uluslararası Para Fonunda üst düzey danışman olarak görev yapmıştır. Beyin göçünü geri çevirmek için Avrupa Birliği tarafından Avrupa Birliği üye ve aday ülkelere ABD’deki araştırmacıları çekmek amacıyla verilen Marie Curie IRG ödülünü 2008 de almış ve bu ödülü alan ilk Türk sosyal bilimci ünvanını kazanmıştır

Düşüncenizi Paylaşın