Memleket Meseleleri ve İktisat Politikaları

Memleket Meseleleri ve İktisat Politikaları

Türkiye kötü ve zor bir dönemden geçiyor. Bu cümleyi okuyup anlayabilecek yaştaysanız daha önce de defalarca okudunuz zaten. Türkiye sık sık kötü ve zor dönemlerden geçer, birlik ve beraberliğe her zamankinden fazla ihtiyaç duyulur. Nedir bu bir türlü bitmemiş iktisadi meselelerimizin nedeni?

İktisadi sorunlarımız sosyal ve siyasal (ve diğer, örneğin ekolojik) sorunlarımızdan bağımsız değil, onlar ile birlikte ortaya çıkıyor, onların hem nedeni hem sonucu oluyor. Bunu görmek, bütünsel bir dönüşüm geçirmeden sadece iktisadi sorunlarımızı çözemeyeceğimizi anlamak iş yapmaya başlamanın birinci adımı. İnsanlar iktisadi faaliyette bulunan insan, siyasi tercihi olan insan, sosyal hayata katılan insan diye farklı kimliklere sahip değiller, hepsi aynı insan. Siyasi tercihleri nedeniyle ayrımcılığa uğrayan insan iktisadi karar alırken kendini güvende hissedemez. Kişisel hayatına karışılan, uygun gördüğü gibi yaşamasına izin verilmeyen insanın daha fazla üretim yapmak için çok uğraşması beklenmez. Yüksek kişi başına gelir ile yüksek insani gelişmişliğin, basın özgürlüğünün, demokratik hakların, bağımsız ve tarafsız yargının birlikte görülmesi bir tesadüf değil. Türkiye de bunların sadece birini hedefleyemez, eli sopalı, keyfi bir yönetimin acısını yüksek büyüme ile dindirmeyi bekleyemez. Bu sadece gelir temel hak ve özgürlükleri ikame etmeyeceğinden değil, temel hak ve özgürlükler olmadan o gelir ortaya çıkmayacağı içindir.

Türkiye’deki iktisat politikası tartışması bu anlamda bu tartışmadan işe yarar bir sonuç çıkmasını engelleyecek bir şizofreni içeriyor: iktisadi Türkiye ile diğer Türkiye’yi ayrı varlıklarmış gibi konuşuyoruz. Elbette Türkiye’nin birçok iktisadi sorunu var. Yüksek borç stoku, hanehalkı borçlanmasının çok hızlı artmış olması, ihracat için ithal girdi kullanılıyor olması, yüksek enflasyon vb. iyi bilinen sorunlar. Ancak bu sorunları ortaya çıkartan sadece mekanik iktisadi süreçler değil. Eğitim sisteminin getirdiği beşeri sermaye sakilliğini, sadece yandaşa yaşama izni veren siyasi karar almanın, bozuk adalet sisteminin sonucu olan fiziksel yatırım eksikliğini, bunların getirdiği üretim kapasitesi düşüklüğünü konuşmadan maliye politikası genişlemesinin neden üretimi artırmayıp borçla tüketimi körüklediğini anlayamayız. Merkez Bankası üzerindeki siyasi baskının beklentileri bozup fiyatlamayı etkilemesini anlamadan enflasyonu anlamayacağımız gibi.

Geçtiğimiz birkaç günde dövizin başını alıp gitmesini de böyle anlamak gerekir. Türkiye ekonomisinin geçtiğimiz beş yılda biriktirdiği büyük bir kırılganlığı var. Kırılganlık, işini böyle devam ettiremeyecek olmak, borcu canını yakacak düzeyde olmak demek. O kırılganlık neyse o, bir anda yok olmayacak. Koalisyon kurulmayacağı, yukarıdan seçim istendiği ve bunun zorlanacağı, Türkiye’nin seçilmiş bir hükümeti olmadan aylarca daha boşta gezeceği belli olunca hem içeride hem dışarıda insanların Türkiye riskinden kaçmaları, dövize yönelmeleri doğal. Buna karşı ne yapılacağı ise önemli bir soru.

Böyle durumlarda genelde olduğu üzere Merkez Bankası’nın bir şey yapması bekleniyor. O şeyin ne olacağı, neden işe yarayacağı ise, yine genelde olduğu gibi, belli değil. Merkez Bankası’na hala bu güvenin duyuluyor olması, bir şey yapabileceğinin düşünülmesi bir yönüyle sevindirici. Öte yandan, memlekette ucundan iktisada dokunan her konuda Merkez Bankası’ndan bir beklenti oluşması kendi başına bir mesele. İktisat politikası (ya da herhangi bir politika) analizi yaparken ilk sormak gereken “bu neden müdahale gerektiren bir sorun, sorunun kaynağı ne?” Döviz kurunun yükselmesi ardından enflasyonu getireceği için, döviz borcu olanları zora soktuğu için vb, bir sorun olabilir. Bunun normal olmadığı, gözlenen döviz fiyatının etkin olmadığı düşünülüyorsa (ki bu belli değil, bu riskler ile bu ekonominin normali bu düzeylerde bir döviz kuru da olabilir) buna müdahale etmek makul olabilir.

O zaman sorulacak soru, kim, nasıl müdahale edecek? Sorun siyasi risklerin artmış olmasıysa doğal çözüm o riskleri azaltmak, örneğin erken seçim zorlamamak, koalisyon kurmaya gönüllü olmak olur. Bu, sorunun kaynağını ortadan kaldırdığı için en etkin çözümdür. Bunun MB eliyle yapılamayacağı belli. İş MB’ye kalıyorsa MB döviz kurlarını düşürmek için faiz artırıp TL cinsinden varlıkları daha cazip hale getirebilir. Şu anda TL faizleri zaten dünyanın en yükseklerinden (tam da böyle riskler nedeniyle), şimdi ortaya çıkmış olan riskleri almaya değer faiz ne kadar yüksek olacak? O sorunun cevabı açık olmamakla birlikte, küçük faiz artışlarının büyük risk artışlarını karşılamayacağı belli. Getiriyi çok yükseltecek büyük faiz artışının ise kendisi risk oluşturacak. Şu hale bu sorunu MB eliyle çözemiyoruz.

Buradaki önemli nokta elimizdeki sorunun bir iktisadi sorun değil siyasi sorun olduğu. Siyasi sorunlar iktisadi araçlarla bazen, belki yumuşatılabiliyorlar ama bertaraf edilmiyorlar. Her iktisadi sorun da her iktisadi araçla bertaraf edilemiyor. Türkiye’nin üretkenlik eksikliğini liraya değer kaybettirerek çözemiyorsunuz, mesela. Her sorunu sadece iktisadi yüzüyle görüp MB’ye yükleyerek çözemiyoruz. Dolayısıyla başa dönüyoruz: iktisadi, siyasi, sosyal sorunlarımız birbirlerine bağlı ve birlikte çözülmek zorundalar.

Türkiye’nin bu alanların hemen hepsinde ilerleme gösterdiği ve çok başarılı, istendik sonuçlar aldığı bir dönem çok uzak değil. 2001 krizinden sonraki yaklaşık beş yılda hem daha iyi kanunların çıktığı, regülasyonun iyileştiği, devletin daha iyi çalıştığı, kişisel özgürlüklerin arttığı, hem de üretim ve gelirin hızla büyüdüğü bir dönem yaşadık. Yapılması gereken, zaten yapmayı bildiğimiz bir iş.

Türkiye’nin belini doğrultacak işi yapmaya başlamak bu işin bir paket olduğunu, sadece iktisadi kısmının ayrılamayacağını ve iktisadi kısmının da sadece Merkez Bankası eliyle kotarılamayacağını görmekten, bütünsel bir değişimi istemekten geçiyor.

Bilkent Üniversitesi İktisat Bölümü Başkanlığı görevini sürdürmektedir. Amerikan Merkez Bankası’nda (FED) dört yıl görev almış, Avrupa Merkez Bankası’na (ECB) ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’na (TCMB) danışmanlık yapmıştır. 36 yaşın altındaki iktisatçılara verilen Lamfalussy Fellowship, TCMB Genç İktisatçı Ödülü ve TÜBİTAK Teşvik Ödülü sahibidir.

1 Yorum

  1. IŞINSU KUZU says:

    Biir ekonomistin bilimsel bakışını her okuyanın kolayca anlayacağı sadelik ve dille ifade eden çok faydalandığım bir yazıydı. Refet bye çok tesekkürler
    Işınsu Kuzu

Düşüncenizi Paylaşın